Yıldırım Türk'ün Kaleminden 'Ayrı Düşmüş Zamanlar'
Yıldırım Türk hikâyeleri ile tanışıklığım 2005 yılında başladı. Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim dergisinde Babaannemin Köye Gidişi (Kitapta ‘Hatıralar Gel Deyince’ adıyla) hikâyesi yayımlandı. Aynı dergide Yıldırım Türk’ü, Kilitli Parke Taşı (2007), Bir Yıldız Düşü (2009), Hastane Koridoru (2010) hikâyeleriyle daha teferruatlı tanıdık.

Yıldırım Türk 1975 Sivas, Suşehri doğumlu bir hikâyeci. Anadolu 'nun tam ortasından sesleniyor bizlere. 12 Eylül 1980 ihtilalinde henüz beş yaşında. 1983 'te Turgut Özal ile başlayan liberal dalganın, serbest piyasa ekonomisinin, özelleştirmelerin gölgesinde biçimlenen bir dönemde çocukluk-gençlik yıllarını yaşamış. İhtilal sonrası oluşan atmosferde, dava ve fikrin sabıkalı konuma düşürüldüğü, tüketim kültürünün körüklendiği, hazzın ve konforun öne çıkarıldığı, Türkiye 'nin kabuk değiştirdiği bir döneme şahitlikle geçiyor hikâyecimizin gençlik yılları.
Dünya nimetlerinin peşine düşmenin, bir fikrin peşine düşmekten daha mantıklı, daha kayda değer olduğu, bu dönemde zihinlere akıtılıyor. Batıya entegrasyonun çokça seslendirildiği zamanların sloganı “Savaşma seviş” idi. “İşi bilmek- köşe dönmek” fiilleri en çok bu dönemde seslendirildi. Hızlı ve hazlı yaşamanın yükselen değer olduğu bu dönemlerde, durmanın ve düşünmenin gereksizliği konuşuldu. 90 'lı ve 2000 'li yıllar, 80 'lerde ekilip bakımı yapılan meyveye durdurulan Türkiye 'nin hasat yaptığı dönemler oldu. Bugün ortalama bir dünya vatandaşının kaygılarının ötesinde kaygısı olmayan bir Türkiye ve Türk 'ten bahsedemiyoruz.
Samimiyetin, sadeliğin, dürüstlüğün, sadakatin, fedakârlığın, güvenin, yardımlaşmanın, dostluğun, inancın; yani Anadolu insanının elinden tutup yükselten değerler toplamının son 30 yılda “güç-gösteriş-haz” üçgeninde harcandığına şahit oluyoruz.
Benim, Ayrı Düşmüş Zamanlar kitabına genel anlamda baktığımda dikkatimi çeken ilk şey sadeliktir. Bu hikâyelerde fark edilsin diye hiçbir şey allanıp pullanmamıştır. Hiçbir şey olduğundan büyük gösterilerek gözümüze sokulmamıştır. Tüm Kahramanlar, kavramlar, mekânlar, nesneler ne ise odur. Hikâyelerdeki bu tabi sadelik, tüm hikâyelerin yekpare büyümesini sağlıyor. Bu hâl tasarlanmış bir şey midir? Bence hayır. Çünkü Yıldırım Türk tasannua kaçmamış, kendi dünyasının kıvrımlarını olduğu gibi kelimeler ve kavramlar üzerinden resmetmiştir. Samimiyetini zedeleyecek hiçbir işmara dönüp bakmamıştır. Yıldırım Türk 'ün kalemi; konularını, kelimelerini, üslubunu, imgelerini, avlusunun dışından devşirmemiştir. Öyküler yazarın öz bahçesinin mahsulleridir.
Yaşadığımız son 30 yıl, riyayı bir yaşam tarzına dönüştürdü. Kozmetik ürünlerle biçimler şehre, caddeye göre şekilleniyor. İnsanlar imaj merkezlerinden duruş satın alıyorlar. Herkes kendini/özünü örttükçe piyasada kendine yer açabiliyor. Ayrı Düşmüş Zamanlar 'da bu hâli gözlemleyip bağırıp çağırmayan; sükût hâlinde, çevresindeki ışıltılı sahteliklere dönüp bakmayan tam ortadaki masaya tüm ağırlığıyla oturan bir hikâyeci dikkat çekiyor. Yıldırım Türk 'ün dili de yukarıdaki büyük tablonun dışında değil. Kâh coşup kâh durulan ırmaklar gibi değil. Oturaklı. Yükselip alçalarak etrafı tedirgin etmiyor. Kimi yöresel söyleyişler, terimler ayarı kaçırılmadan serpiştirilmiş hikâyelere.
Yıldırım Türk edebiyat öğretmenliği yapıyor. Sadece öğretmenlik yapmadığını, zihninin daha ötelerde olduğunu şu cümlelerinde görebiliyoruz:
“Hayatın bizi darboğazdan geçirdiğini nasıl anlatmalıydı onlara? Küçücük hayal dünyalarını kırmadan, betonlaştırmadan, çoraklaştırmadan nasıl zenginleştirilmeliydi; pörsütmeden yerlerine nasıl goncalar, karanfiller dikmeliydi?”
“Onlara nasıl anlatmalı haramı helâli ayırdıktan sonra bunun kaldığını; alın teri, emek ve namusun hepsinin üstünde olduğunu?” Onların akıllarından hiç çıkmaması gereken soruyu da ihmal etmiyor yazar:
“Sahi ben kimdim, nereye aittim?”
Evet, biz kimiz ve nereye aidiz? Terkos suyu modernizmin sembolü. O yüzden Mustafa amca “Musluktan akan, ne olduğu belirsiz sudan çay yapılır mı hiç?” diyor ve aracısız, doğrudan topraktan çıkan Çullu suyundan demliyor çayını.
Rızık kapısının duvarına da “Onun rızası dâhilinde hareket ediniz!” levhasını asıyor Mustafa amca.
“Herhalde asıl mesele insanın hayallerinin, güveninin elinden alınmasıydı. Herkesten, her şeyden şüphelenerek nasıl yaşardı insan?” Yıldırım Türk özümüzün üzerinde kabuk bağlamış toza tüm gücüyle üfürüyor. Ortaya çıkan güzelliğe hayret makamından sesleniyor:
“Bu gül, o gonca mıydı?”
Ayrı Düşmüş Zamanlar Ötüken Neşriyat 'tan çıktı. Yıldırım Türk 'ün ilk kitabı. Yıldırım Türk 'ün okuyucuya söyleyecek daha çok sözü var. Bekliyoruz…
Kadri Raşit Akdeniz
