"Ayasofya Efsaneleri" Okuyucuyla Buluştu
Gerek Bizans gerekse dünya mimarisinin şaheserlerinden biri olarak kültür tarihinde önemli bir yere sahip olan Ayasofya ile ilgili yazılı, sözlü ve elektronik kaynaklardan derlenen efsaneler, ‘‘Ayasofya Efsaneleri‘‘ adıyla kitaplaştırılarak okuyucuyl
Yazılı, sözlü ve elektronik kaynaklardan 5 yıl süren bir çalışma kapsamında derlenen ‘‘Ayasofya‘nın dehlizleri‘‘, ‘‘Terler direk‘‘, ‘‘Hazreti Muhammed‘in miraç mucizesi ve Ayasofya‘‘, ‘‘Ayasofya‘nın yönünün Kabe‘ye çevrilmesi‘‘ efsanelerinin de aralarında yer aldığı 100‘ün üzerinde efsane okuyucuların ilgisini çekecek.
‘‘Ayasofya Efsaneleri‘‘ kitabının yazarı ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Türk Halk Edebiyatı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Ferhat Aslan, yaptığı açıklamada, aynı zamanda doktora tezi olan ‘‘Ayasofya Efsaneleri‘‘ kitabında, halk bilimi ve halk edebiyatı sahasının inceleme yöntemlerine göre bir çalışma gerçekleştirdiğini söyledi.
Aslan, Ayasofya ile ilgili ciltler dolusu eser yayınlanmasına rağmen, bugüne kadar Ayasofya etrafında teşekkül eden efsanelerin, geçmişten günümüze gelinceye kadar özellikle Türkçe kaynakların kronolojik şekilde derlenerek bir araya getirilmediğini ifade etti.
Kitapta, efsane konusunun popüler bir bakış açısıyla değil, bilimsel bir çerçeve içerisinde ele alındığını vurgulayan Aslan, ‘‘Efsaneler, kültür tarihimizdeki önemlerine ve kültürel kodları binlerce yıldan bu yana nasıl taşıdıklarına, mitolojiden, tarihten, dinden ve hayali unsurlardan nasıl etkilendiklerine vurgular yapılarak ön plana çıkarılmıştır. Çalışmamızda kullandığımız kaynaklar, İstanbul‘un fethiyle birlikte Ayasofya‘nın sadece mimari, dini ve sosyal bakımlardan değil aynı zamanda efsaneleri bakımından da ihya edildiği zamanlarda, Bizans Patriaları‘ndan tercümeler yoluyla yazıya geçmiş yazılı malzemeye, toplumsal hafızanın kolektif olarak ürettiği sözlü malzemeye ve günümüz teknolojisinin ürünü olan elektronik kültür ortamından elde edilen malzemeye dayanarak gerçekleştirilmiştir‘‘ diye konuştu.
Derlenen ‘‘Ayasofya Efsaneleri‘‘nin, sınıflandırılarak bilimsel metotlarla tür, içerik, oluşum sebepleri, mesajları ve kaynakları bakımından incelendiğini anlatan Aslan, ‘‘Böylece Ayasofya‘nın Bizans ve Osmanlı medeniyetlerinden etkilenerek yoğrulmuş kültürel zenginliğinin ortaya konmasına da katkı sağlanmıştır‘‘ dedi.
Aslan, bu kitapta ayrıca, daha önce hiç bir kitapta yayımlanmamış olan efsanelere yer verildiğini anlattı.
-AYASOFYA‘YI ANLATAN 100 EFSANE-
Kitaptaki efsane sayısının 100‘ü aştığını belirten Aslan, ‘‘Ayasofya, devlerin Kaf Dağı‘ndan çıkarıp getirdikleri sütunlar ve mermerlerle yapılmış. İnşaat sırasında devlerden biri mermer getirirken bu kutsal mabette benim bir izim kalsın diye mermere vurmuş, vurduğu gibi elinin izi orada kalmış. O iz hala Ayasofya‘nın duvarındaki bir mermerde gözükür‘‘ şeklinde anlatılan ‘‘devin mermerdeki el izi‘‘ efsanesini her hangi bir okuldan mezun olmamış, sadece okuma yazma bilen, Ayasofya‘ya da çocukları tarafından götürülerek gezdirilen sözlü bir kaynaktan mülakat yoluyla derlediğini söyledi.
Çalışmaları sırasında bu efsanenin çok eski bir Osmanlı kroniğinde yer aldığını da tespit ettiğini ifade eden Aslan, ‘‘Bu, efsanelerin yüz yıllar geçse de toplumsal hafıza tarafından nasıl korunduğuna ve kuşaktan kuşağa intikal ettirildiğini göstermesi bakımından çok çarpıcı bir örnek‘‘ dedi.
-AYASOFYA‘NIN DEHLİZLERİ-
İstanbul ve Ayasofya ile ilgili dehlizlerin konu edildiği pek çok efsaneye çalışmaları sırasında rastladığını anlatan Aslan, Hoca Sadettin Efendi‘nin, ‘‘Tacü‘t-Tevarih‘‘ adlı eserinde konuyla ilgili şöyle bir efsaneye yer verildiğini kaydetti:
‘‘Bu büyük şehir, deniz kıyısında olmakla deniz etkilerinin kaynaştığı, dalgaların aşındırdığı bir alandı. Ayrıca yer sarsıntılarına en açık bir bölge olarak da tanındığından, ülke mimarları yaptıkları büyük binaların altını boş bırakırlardı. Bu tedbir orada çok eskiden beri kullanılmaktaydı.
Bu usulle söz konusu büyük yapı Ayasofya‘nın da altı boş bırakılmış, bina sütunlar üzerine kurulmuş, kemerler üstüne oturtulmuştur. Binanın altındaki mahzen buz gibi su ile doludur. İçinde kayıkla dolaşmak mümkündür. Onun gibi yine su ile dolu bir mahzenin Saray-i Amire-i Sultaniye‘de olduğu bilenlerin sözleriyle belli olmuştur. Söz gelişi merhum babam da cennetmekan Sultan Bayezit Han Oğlu Sultan Selim Han‘ın, Allah her ikisine de cennet giyimleri giydirsin, hizmetindeyken, bu büyük mahzeni ve içinde olan kayıkları gördüğünü bana söylemişti.‘‘
-FARKLI KÜLTÜRLERDE OLUŞAN AYASOFYA EFSANELERİ ARASINDAKİ FARKLAR-
Aslan, Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde şehrin en büyük mabedi olan Ayasofya‘ya gerek idari yapı gerekse de toplum tarafından pek çok anlamlar yüklendiğini, dolayısıyla bu bakış açılarıyla teşekkül eden, kendine has sembolik bir dili ve kurgusu olan efsanelerin işlevleri ve verdikleri mesajlar bakımından oldukça önemli farkların bulunduğunu dile getirdi.
Bizans dönemi Ayasofya efsanelerinin, Ayasofya‘yı halk nazarında kutsallaştırmak, Hıristiyan inancının yaygınlaşmasını sağlamak gibi bir işlev üstlendiğini belirten Aslan, ‘‘Osmanlı dönemi Ayasofya efsanelerinin en önemli işlevi ise Ayasofya‘nın ‘Büyük Fetih Camisi‘ne çevrilmesine paralel olarak, Bizans geleneklerinden devralınan efsanelerde yer alan Ayasofya ile ilgili imparatorluk ideolojisini, inanç ve pratikleri yerelleştirerek, Türkleştirmek ve İslamlaştırmaktır. Bu bakımdan Ayasofya Türk efsanelerinin Türk toplumu nazarında Ayasofya‘nın tapu sicilleri olarak düşünüldüğü anlaşılmaktadır‘‘ diye konuştu.
Buna karşın İstanbul‘un fethinden sonra teşekkül ettirilen Ayasofya efsanelerinin en önemli işlevinin, Ayasofya‘nın Hristiyan Ortodoks kimliğine sahip çıkmak ve bir gün Ayasofya‘nın tekrar kiliseye çevrileceğine dair toplumsal hafızayı canlı tutmak olduğunu anlatan Aslan, ‘‘Cumhuriyet döneminde ise Ayasofya‘nın müzeye çevrilmesinin etkisiyle, Türkler tarafından Ayasofya‘nın Müslüman kimliğini ön plana çıkaran ve Ayasofya‘nın bir gün tekrar cami olacağına dair beklentileri dile getiren efsanelerin teşekkül ettiğini görmekteyiz. Sadece bu yönüyle bile Ayasofya efsaneleri İstanbul‘un binlerce yıllık tarihine, İstanbul‘da yaşayan farklı toplumların hayata bakış açılarına ışık tutmakta, toplumsal hafıza vasıtasıyla, kültürel kodların geçmişten geleceğe nasıl taşındığını göstermektedir‘‘ dedi.
-‘‘TERLER DİREK‘‘ EFSANESİ-
Ayasofya‘yı ziyaret edenlerin, ‘‘Terler Direk‘‘ denilen sütunda var olan deliğe başparmaklarını koyarak çevirdiklerini ve dilek dilediklerini anımsatan Aslan, bu sütunun neden terlediğiyle ilgili Bizans ve Osmanlı döneminde anlatılan şu efsaneleri anlattı:
‘‘Ayasofya yaptırılırken Aziz Georgios diye önemli bir Hristiyan azizi vardır. Bu aziz insanların hastalıklarına elleriyle derman olmaktadır. Ayasofya‘nın yapımı bittikten sonra bu aziz Ayasofya‘ya gelen insanlara yardımcı olmak maksadıyla iyileştirici güçlerini terleyen sütuna aktarmıştır. O günden sonra bu sütuna değen bütün hastalar şifa bulmuşlardır.
Osmanlı döneminde var olan bir efsaneye Seyahatname‘sinde yer veren Evliya Çelebi, Terler Direk‘in temelinde tılsımlı bir definenin olduğunu söyler. Başka bir söylentide ‘Kalede kuşatılmış olan Yavedud Sultan‘ın yakıcı ahının sıcaklığından halen terler‘ denmektedir. Başka bir söylentide ise ‘Hz. Risalet‘in tükürüğüyle yapılan harç bu sütunun altında karıldığı için hala onun rutubeti etkisinden terler‘ denilmektedir.‘‘
-AYASOFYA‘NIN KUBBE EFSANESİ-
Ferhat Aslan, sözlü kaynaklar arasında en çok şu iki efsanenin bilindiğini belirtti:
‘‘Ayasofya‘nın Kubbe Efsanesi: Peygamberlerin sonuncusu Hazreti Muhammed‘in dünyaya geldiği gece Ayasofya‘nın kubbesinin kıble tarafından yarısı yıkılmış. Mimarlar yıkılan bu kubbeyi pek çok defalar yapmışlar ama tamiri asla mümkün olmamış. En sonunda Hazreti Hızır yaşlı bir şeyh suretinde bütün rahiplere görünmüş: ‘Eğer bu caminin kubbesini tamir edelim derseniz, şimdi zuhur eden ahir zaman peygamberi Hz. Muhammed‘e varın, onun ağzının suyundan alarak zemzem suyu ile karıştırıp harç yapın. Bu harç ile kubbeyi tamir edin. Yoksa bu kubbeyi başka türlü tamir edemezsiniz‘ demiş ve ortadan kaybolmuş. Rahipler bu yaşlı kişinin Hızır Aleyhisselam olduğunu anlamışlar. Hemen 300 patrik ve rahip İstanbul‘dan yola çıkarak Mekke‘ye varmışlar. Mekke‘de Ebu Talib‘e varıp isteklerini arz etmişler; ‘Ey Muhammed, sen dünyaya geldiğin gece bizim Kostantiniyye‘de Ayasofya adlı bir kilisemizin kubbesi yıkıldı. Birkaç kere yaptık, temel tutmadı. Mübarek ağzının suyundan bu mücevher hokka içine biraz koy, harç yapıp ibadethanemizi tamir edelim, ola ki yıkılan kubbe yerinde dura‘ diye rica etmişler.
Derhal ricaları kabul edilip Hazreti Risalet hokkanın içine mübarek ağzının suyundan bırakmış. O an, ‘Bu ibadethanenin kubbesi bununla ayakta dursun, bu güzel şehir ümmetimin olsun‘ diye hayır duaları etmiş. Sonra ruhbanlar bu mübarek ağız suyu ile sevinip hokka içine zemzem suyu doldurup, yetmiş deve yükü Mekke toprağından yükleyip ve yetmiş deve yükü de zemzem suyundan tulumlara ağzına kadar doldurup hızla İstanbul‘a gelmişler. Allah‘ın emriyle hemen Ayasofya‘nın yıkılan kubbesini tamire başlayıp ağız suyunu, yetmiş deve yükü zemzem suyunu ve Mekke toprağını karıştırarak yaptıkları harçla kubbeyi tamir etmişler. Resulullah‘ın ağız suyu ile yapılan bu kubbe güneş gibi parlar durur.‘‘
Aslan, Türkçe pek çok yazma ve basma eserde kaydedilmiş olan bu efsanenin, toplumsal hafızada hala yaşatıldığını belirterek, ‘‘Bu efsane, Ayasofya‘ya Türk ve Müslüman bir kimlik kazandırma gayretiyle teşekkül ettirilen en önemli efsanelerden biridir. Efsanede, eğer Hazreti Muhammed‘in yardımı olmasaydı Ayasofya‘nın yıkılan kubbesi asla tamir edilemezdi. Bundan dolayı Ayasofya, Türk ve Müslüman bir mabettir, mesajı verilmektedir‘‘ dedi.
-‘‘AYASOFYA‘NIN YÖNÜNÜN KABE‘YE ÇEVRİLMESİ‘‘ EFSANESİ-
Kaynak: AA
‘‘Ayasofya Efsaneleri‘‘ kitabının yazarı ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Türk Halk Edebiyatı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Ferhat Aslan, yaptığı açıklamada, aynı zamanda doktora tezi olan ‘‘Ayasofya Efsaneleri‘‘ kitabında, halk bilimi ve halk edebiyatı sahasının inceleme yöntemlerine göre bir çalışma gerçekleştirdiğini söyledi.
Aslan, Ayasofya ile ilgili ciltler dolusu eser yayınlanmasına rağmen, bugüne kadar Ayasofya etrafında teşekkül eden efsanelerin, geçmişten günümüze gelinceye kadar özellikle Türkçe kaynakların kronolojik şekilde derlenerek bir araya getirilmediğini ifade etti.
Kitapta, efsane konusunun popüler bir bakış açısıyla değil, bilimsel bir çerçeve içerisinde ele alındığını vurgulayan Aslan, ‘‘Efsaneler, kültür tarihimizdeki önemlerine ve kültürel kodları binlerce yıldan bu yana nasıl taşıdıklarına, mitolojiden, tarihten, dinden ve hayali unsurlardan nasıl etkilendiklerine vurgular yapılarak ön plana çıkarılmıştır. Çalışmamızda kullandığımız kaynaklar, İstanbul‘un fethiyle birlikte Ayasofya‘nın sadece mimari, dini ve sosyal bakımlardan değil aynı zamanda efsaneleri bakımından da ihya edildiği zamanlarda, Bizans Patriaları‘ndan tercümeler yoluyla yazıya geçmiş yazılı malzemeye, toplumsal hafızanın kolektif olarak ürettiği sözlü malzemeye ve günümüz teknolojisinin ürünü olan elektronik kültür ortamından elde edilen malzemeye dayanarak gerçekleştirilmiştir‘‘ diye konuştu.
Derlenen ‘‘Ayasofya Efsaneleri‘‘nin, sınıflandırılarak bilimsel metotlarla tür, içerik, oluşum sebepleri, mesajları ve kaynakları bakımından incelendiğini anlatan Aslan, ‘‘Böylece Ayasofya‘nın Bizans ve Osmanlı medeniyetlerinden etkilenerek yoğrulmuş kültürel zenginliğinin ortaya konmasına da katkı sağlanmıştır‘‘ dedi.
Aslan, bu kitapta ayrıca, daha önce hiç bir kitapta yayımlanmamış olan efsanelere yer verildiğini anlattı.
-AYASOFYA‘YI ANLATAN 100 EFSANE-
Kitaptaki efsane sayısının 100‘ü aştığını belirten Aslan, ‘‘Ayasofya, devlerin Kaf Dağı‘ndan çıkarıp getirdikleri sütunlar ve mermerlerle yapılmış. İnşaat sırasında devlerden biri mermer getirirken bu kutsal mabette benim bir izim kalsın diye mermere vurmuş, vurduğu gibi elinin izi orada kalmış. O iz hala Ayasofya‘nın duvarındaki bir mermerde gözükür‘‘ şeklinde anlatılan ‘‘devin mermerdeki el izi‘‘ efsanesini her hangi bir okuldan mezun olmamış, sadece okuma yazma bilen, Ayasofya‘ya da çocukları tarafından götürülerek gezdirilen sözlü bir kaynaktan mülakat yoluyla derlediğini söyledi.
Çalışmaları sırasında bu efsanenin çok eski bir Osmanlı kroniğinde yer aldığını da tespit ettiğini ifade eden Aslan, ‘‘Bu, efsanelerin yüz yıllar geçse de toplumsal hafıza tarafından nasıl korunduğuna ve kuşaktan kuşağa intikal ettirildiğini göstermesi bakımından çok çarpıcı bir örnek‘‘ dedi.
-AYASOFYA‘NIN DEHLİZLERİ-
İstanbul ve Ayasofya ile ilgili dehlizlerin konu edildiği pek çok efsaneye çalışmaları sırasında rastladığını anlatan Aslan, Hoca Sadettin Efendi‘nin, ‘‘Tacü‘t-Tevarih‘‘ adlı eserinde konuyla ilgili şöyle bir efsaneye yer verildiğini kaydetti:
‘‘Bu büyük şehir, deniz kıyısında olmakla deniz etkilerinin kaynaştığı, dalgaların aşındırdığı bir alandı. Ayrıca yer sarsıntılarına en açık bir bölge olarak da tanındığından, ülke mimarları yaptıkları büyük binaların altını boş bırakırlardı. Bu tedbir orada çok eskiden beri kullanılmaktaydı.
Bu usulle söz konusu büyük yapı Ayasofya‘nın da altı boş bırakılmış, bina sütunlar üzerine kurulmuş, kemerler üstüne oturtulmuştur. Binanın altındaki mahzen buz gibi su ile doludur. İçinde kayıkla dolaşmak mümkündür. Onun gibi yine su ile dolu bir mahzenin Saray-i Amire-i Sultaniye‘de olduğu bilenlerin sözleriyle belli olmuştur. Söz gelişi merhum babam da cennetmekan Sultan Bayezit Han Oğlu Sultan Selim Han‘ın, Allah her ikisine de cennet giyimleri giydirsin, hizmetindeyken, bu büyük mahzeni ve içinde olan kayıkları gördüğünü bana söylemişti.‘‘
-FARKLI KÜLTÜRLERDE OLUŞAN AYASOFYA EFSANELERİ ARASINDAKİ FARKLAR-
Aslan, Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde şehrin en büyük mabedi olan Ayasofya‘ya gerek idari yapı gerekse de toplum tarafından pek çok anlamlar yüklendiğini, dolayısıyla bu bakış açılarıyla teşekkül eden, kendine has sembolik bir dili ve kurgusu olan efsanelerin işlevleri ve verdikleri mesajlar bakımından oldukça önemli farkların bulunduğunu dile getirdi.
Bizans dönemi Ayasofya efsanelerinin, Ayasofya‘yı halk nazarında kutsallaştırmak, Hıristiyan inancının yaygınlaşmasını sağlamak gibi bir işlev üstlendiğini belirten Aslan, ‘‘Osmanlı dönemi Ayasofya efsanelerinin en önemli işlevi ise Ayasofya‘nın ‘Büyük Fetih Camisi‘ne çevrilmesine paralel olarak, Bizans geleneklerinden devralınan efsanelerde yer alan Ayasofya ile ilgili imparatorluk ideolojisini, inanç ve pratikleri yerelleştirerek, Türkleştirmek ve İslamlaştırmaktır. Bu bakımdan Ayasofya Türk efsanelerinin Türk toplumu nazarında Ayasofya‘nın tapu sicilleri olarak düşünüldüğü anlaşılmaktadır‘‘ diye konuştu.
Buna karşın İstanbul‘un fethinden sonra teşekkül ettirilen Ayasofya efsanelerinin en önemli işlevinin, Ayasofya‘nın Hristiyan Ortodoks kimliğine sahip çıkmak ve bir gün Ayasofya‘nın tekrar kiliseye çevrileceğine dair toplumsal hafızayı canlı tutmak olduğunu anlatan Aslan, ‘‘Cumhuriyet döneminde ise Ayasofya‘nın müzeye çevrilmesinin etkisiyle, Türkler tarafından Ayasofya‘nın Müslüman kimliğini ön plana çıkaran ve Ayasofya‘nın bir gün tekrar cami olacağına dair beklentileri dile getiren efsanelerin teşekkül ettiğini görmekteyiz. Sadece bu yönüyle bile Ayasofya efsaneleri İstanbul‘un binlerce yıllık tarihine, İstanbul‘da yaşayan farklı toplumların hayata bakış açılarına ışık tutmakta, toplumsal hafıza vasıtasıyla, kültürel kodların geçmişten geleceğe nasıl taşındığını göstermektedir‘‘ dedi.
-‘‘TERLER DİREK‘‘ EFSANESİ-
Ayasofya‘yı ziyaret edenlerin, ‘‘Terler Direk‘‘ denilen sütunda var olan deliğe başparmaklarını koyarak çevirdiklerini ve dilek dilediklerini anımsatan Aslan, bu sütunun neden terlediğiyle ilgili Bizans ve Osmanlı döneminde anlatılan şu efsaneleri anlattı:
‘‘Ayasofya yaptırılırken Aziz Georgios diye önemli bir Hristiyan azizi vardır. Bu aziz insanların hastalıklarına elleriyle derman olmaktadır. Ayasofya‘nın yapımı bittikten sonra bu aziz Ayasofya‘ya gelen insanlara yardımcı olmak maksadıyla iyileştirici güçlerini terleyen sütuna aktarmıştır. O günden sonra bu sütuna değen bütün hastalar şifa bulmuşlardır.
Osmanlı döneminde var olan bir efsaneye Seyahatname‘sinde yer veren Evliya Çelebi, Terler Direk‘in temelinde tılsımlı bir definenin olduğunu söyler. Başka bir söylentide ‘Kalede kuşatılmış olan Yavedud Sultan‘ın yakıcı ahının sıcaklığından halen terler‘ denmektedir. Başka bir söylentide ise ‘Hz. Risalet‘in tükürüğüyle yapılan harç bu sütunun altında karıldığı için hala onun rutubeti etkisinden terler‘ denilmektedir.‘‘
-AYASOFYA‘NIN KUBBE EFSANESİ-
Ferhat Aslan, sözlü kaynaklar arasında en çok şu iki efsanenin bilindiğini belirtti:
‘‘Ayasofya‘nın Kubbe Efsanesi: Peygamberlerin sonuncusu Hazreti Muhammed‘in dünyaya geldiği gece Ayasofya‘nın kubbesinin kıble tarafından yarısı yıkılmış. Mimarlar yıkılan bu kubbeyi pek çok defalar yapmışlar ama tamiri asla mümkün olmamış. En sonunda Hazreti Hızır yaşlı bir şeyh suretinde bütün rahiplere görünmüş: ‘Eğer bu caminin kubbesini tamir edelim derseniz, şimdi zuhur eden ahir zaman peygamberi Hz. Muhammed‘e varın, onun ağzının suyundan alarak zemzem suyu ile karıştırıp harç yapın. Bu harç ile kubbeyi tamir edin. Yoksa bu kubbeyi başka türlü tamir edemezsiniz‘ demiş ve ortadan kaybolmuş. Rahipler bu yaşlı kişinin Hızır Aleyhisselam olduğunu anlamışlar. Hemen 300 patrik ve rahip İstanbul‘dan yola çıkarak Mekke‘ye varmışlar. Mekke‘de Ebu Talib‘e varıp isteklerini arz etmişler; ‘Ey Muhammed, sen dünyaya geldiğin gece bizim Kostantiniyye‘de Ayasofya adlı bir kilisemizin kubbesi yıkıldı. Birkaç kere yaptık, temel tutmadı. Mübarek ağzının suyundan bu mücevher hokka içine biraz koy, harç yapıp ibadethanemizi tamir edelim, ola ki yıkılan kubbe yerinde dura‘ diye rica etmişler.
Derhal ricaları kabul edilip Hazreti Risalet hokkanın içine mübarek ağzının suyundan bırakmış. O an, ‘Bu ibadethanenin kubbesi bununla ayakta dursun, bu güzel şehir ümmetimin olsun‘ diye hayır duaları etmiş. Sonra ruhbanlar bu mübarek ağız suyu ile sevinip hokka içine zemzem suyu doldurup, yetmiş deve yükü Mekke toprağından yükleyip ve yetmiş deve yükü de zemzem suyundan tulumlara ağzına kadar doldurup hızla İstanbul‘a gelmişler. Allah‘ın emriyle hemen Ayasofya‘nın yıkılan kubbesini tamire başlayıp ağız suyunu, yetmiş deve yükü zemzem suyunu ve Mekke toprağını karıştırarak yaptıkları harçla kubbeyi tamir etmişler. Resulullah‘ın ağız suyu ile yapılan bu kubbe güneş gibi parlar durur.‘‘
Aslan, Türkçe pek çok yazma ve basma eserde kaydedilmiş olan bu efsanenin, toplumsal hafızada hala yaşatıldığını belirterek, ‘‘Bu efsane, Ayasofya‘ya Türk ve Müslüman bir kimlik kazandırma gayretiyle teşekkül ettirilen en önemli efsanelerden biridir. Efsanede, eğer Hazreti Muhammed‘in yardımı olmasaydı Ayasofya‘nın yıkılan kubbesi asla tamir edilemezdi. Bundan dolayı Ayasofya, Türk ve Müslüman bir mabettir, mesajı verilmektedir‘‘ dedi.
-‘‘AYASOFYA‘NIN YÖNÜNÜN KABE‘YE ÇEVRİLMESİ‘‘ EFSANESİ-
