'Kürt Kadınların Penceresinden'

"Çözüm sürecinin" gerekçeleri arasında ilk sırada "analar ağlamasın" geliyor. Ancak bunu annelerin, kadınların yerine erkekler söylüyor. Peki kadınların, Kürt kadınların penceresinden olup bitenler nasıl görülüyor? Handan Çağlayan'ın İletişim Yayınları'ndan çıkan "Kürt Kadınların Penceresinden" kitabı, bu soruya kapsamlı bir yanıt veriyor.

'Kürt Kadınların Penceresinden'
Türkiye'nin siyasi ve toplumsal gündeminin en başında 'çözüm süreci ' var. Süreci zorlayıcı kılan gerekçelerin başında da en çok 'analar ağlamasın ' dileği dile getiriliyor. Handan Çağlayan'ın İletişim Yayınları'ndan çıkan 'Kürt Kadınların Penceresi ' adlı kitabı, işte meseleye ve 'çözüme ' tam da buradan, yani kadınların penceresinden bakıyor. Çağlayan'ın dikkat çektiği bu pencereden bakıldığında da kadınların soruna ve çözümüne dahil oluş biçimi, siyasetin erkek anlayışının rol biçtiği şekliyle 'anne ' ya da 'ağlayan anne ' olmayı fazlasıyla aşıyor ve bu yaklaşımı da sorguluyor.

Handan Çağlayan'ın 'Kürt Kadınların Penceresinden-Resmi Kimlik Politikaları, Milliyetçilik, Barış Politikaları ' adlı kitabı, adından da anlaşılacağı gibi, yazarın resmi kimlik politikalarına, milliyetçiliğe, militarizme ve barış mücadelesine merakla bakan makalelerinden oluşuyor. 2006-2011 arasında çeşitli yayınlarda yayınlanmış ve konferanslarda sunulmuş bildirilerin yeniden gözden geçirilerek güncellenmesinden oluşan kitapta, yazılar, 'Annelerin Acısı Üzerinden Barış ' ve 'Çözüm Sürecine Toplumsal Cinsiyet Perspektifinden Bakmak ', 'Bülent Ersoy'un Affedilmez Kabahati ' ve 'Anne Çocuk İlişkisi Üzerinden Milli Politika Üretmek ' olarak dört ana başlıkta toplanıyor.
Kürt Kadınların Penceresinden
Resmî Kimlik Politikaları,Milliyetçilik,Barış MücadelesiYazar: Handan Çağlayan
İletişim Yayınları
164 sayfa
Fiyat: 14,50 TL



'Annelerin acısı sona ersin' söylemi yeterli mi? '

Kitapta, 'savaşın ' tahribatının bütün bütün boyutlarıyla ortaya çıkarılması ve gerçek bir barışın inşa edilebilmesi açısından toplumsal cinsiyet yaklaşımının gerekliliğine dikkat çekilen makalelerde, milliyetçi kurgu ve projelerde kadınlara yüklenen roller ile kadınların politik özneliğine değiniliyor. Çağlayan, 30 yıl boyunca devasa sorunları biriktiren 'savaşa ', sadece 'annelerin acısının sona ermesi ' üzerinden yaklaşmanın ne kadar geçerli olabileceğini de kitabında sorguluyor. Söze, daha meselenin adlandırılmasındaki sıkıntı ve bocalamalara dikkat çekerek başlayan Çağlayan, Kürt'e Kürt demenin sakıncalı olduğu dönemden, 'Doğu Sorunu, terör... ' gibi nitelemelere ve nihayetinde 'Kürt sorunu ' denilmesine dikkat çeken Çağlayan, ehven-i şer bulduğu bu tabirin de 'kadın sorunu ' ifadesi gibi belirsizliğine ve sorunlu olduğuna işaret ediyor.

Meselenin temelindeki sorular

Çağlayan, kitabında, meselenin kavranmasına ilişkin ve 'çözüm 'e başlangıç olabilecek kilit önemdeki şu soruları sorarak incelemesine başlıyor:

'Kürt sorunu denilen şey nedir? Bu bağlamda asgari bir ortak tanıma ulaşmadan annelerin acısının son bulması temmenisinde samimi olunabilir mi? Bu sorunun tarihsel, siyasal kökenlerinde ne(ler) var? Demokratik reformlarla çözülebilecek meselelere güvenlik açısından yaklaşmanın ve bunun doğuruduğu politikaların sonuçları ne olmuştur? 1980'lerin ilk yarısından itibaren yoğunlaşan şiddet ortamının geresinde ne tür etkenler yer almış? Mesela bu bağlamda 12 Eylül'ün ve onun yarattığı yasal kurumsal sistemin rolü nedir? 'Dağdan indirme' meselesi çok önemli, ama bunun için 'dağa çıkma'nın ardındaki etkenlere odaklanmak gerekmez mi? '

'Ya köy boşaltmalar, göç, koruculuk sistemi? '

'Kadının Penceresi 'nden de Çağlayan, hem 'Kürt sorunu 'nun hem de kadınların yaşadığı sorunların merkezinde olduğunu belirttiği bir olguya işaret ediyor. O da, 1990'lar boyunca yaşanan ve bugün ülkenin ekonomik, toplumsal ve politik şekillenmesinde son derece etkili olan köy boşaltmalar. Bu sorunun görmezden gelinemeyeceğini belirten yazar, 'En muhafazakarından en milliyetçisine kadar herkes bin yıllık kardeşlikten söz ediyor ama son yıllarda yaşanan etnik ayrışma tehlikesinin maddi temelleri ' arasında köy boşaltmalar, göç ve 70 bin köylü erkeğin silahlandırıldığı koruculuk sisteminin yarattığı durumu sayıyor.

'Asker anası ve onur sembolü olmanın ötesinde kadınlar '

'Kürt sorunu 'nun çözümünü başka aktörlerden beklemenin anlamı olmadığını savunan yazar kitabında, 'ataerkil devletin ', 'annelik ' ile millet, ordu söylemine eklemek istediği kadınların süreçte bir özne olarak meseleye dahil olmasına ve bunun pratiklerine de değiniyor. Kadınların, milli kurgulara ve militarist süreçlere, sadece erkek askerlerin anaları ya da onurlarının sembolü olarak dahil edilmek istendiğini anlatan Çağlayan, bunun tam tersi kadınların geleneksel cinsiyet rollerini değiştirecek roller üstlendikleri 'Cumartesi Anneleri ', 'Barış Anneleri ' gibi, iki taraftan eşlerini, evlatlarını kaybetmiş kadınların örgütlenmelerine de değiniyor. Ve bununla ilgili olarak 'şehit annesi ', 'barış annesi ' biçimindeki annelik kimliklerinin inşa edildiği ideolojik söylemleri, öznel deneyimleri ve toplumsal, siyasal bağlamları ve ilişki ağlarını da inceliyor. Kitabında konuya ilişkin akademik çalışmaların verilerini paylaşan Çağlayan, bu kadınların şimdiye kadar çözüm ve barış doğrultusunda ortak bir muhalefet geliştirememiş olmalarını da hatırlatıyor.

'Sürekli erkekler konuşuyor '

'Kürt Kadınların Penceresinden ' kitabında Kürt kadınların toplumsal ve politik mücadelelerinin, 'klasik Doğu-Batı, cahil-eğitimli, şahin-güvercin ' ikilikleri içinde önemsizleştirildiğini işaret eden yazar, şunları söylüyor:

'Çözüm' konusunun çokça gündeme taşındığı bu günlerde, kamusal alanda duyulan sesler yine genellikle erkeklerin sesi. Televizyon kanallarında, liderlerin değerlendirmelerinden, 'akil adamlar'ın yorumlarından, büyük gazetelerin kadrolu köşe yazarlarının, 'kanaat önderleri'nin analizlerinden ve önerilerinden geçilmiyor. Bunların ezici çoğunluğu da tıpkı 'Kürtler ne istiyor?' sorusuna muhatap olanlar gibi, erkekler. Böylesi platformlarda barışa dair en iyi niyetli ufuklar da başka yerlerde de vurguladığım gibi, 'Çanakkale'de birlikte savaşmış olmak'tan öteye gidemiyor. '

Her şey töreye indirgeniyor

Bilge Köyü katliamı, kadın intiharları gibi somut örnekler üzerinden kadınların yaşadıkları sıkıntılara ve bunların ardındaki sosyolojik, politik, ekonomik pek çok nedene ilişkin çözümlemede bulunan yazar, medya yoluyla olumsuz bazı sorunların 'Kürt kültürüne indirgendiği 'ni belirtiyor. İstanbul'da gerçekleştiğinde adı 'aşk cinayeti ' konulan kadın cinayetlerinin Mardin'de 'töre cinayeti 'ne dönüştüğüne işaret eden yazar, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri söz konusu olduğunda kökeninde pek çok etkenin bulunduğu meselenin bir çırpıda töreye indirgendiğini ifade ediyor. Yazar, Bilge Köyü katliamından hareketle, bu yaklaşımın, meselelerin kökenindeki zorunlu göçle, göçe zorlananlardan geriye kalan toprakların paylaşımıyla ve koruculuk sistemiyle olan bağlarını gözlerden uzaklaştırdığını ve töreye indirgediğini anlatıyor. Yazarın, bu yaklaşımın isabetle vurguladığı bir diğer etkisi ise, kadın cinayetlerinin artık neredeyse evrensel bir nitelik taşımaya başladığının üstünü örtmesi.