Bekir Coşkun Akşam'a konuştu

Bekir Coşkun Akşam'ın pazar ekinden İpek Özbey'e çarpıcı açıklamalar yaptı.

Bekir Coşkun Akşam'a konuştu
Bekir Coşkun, 3 Kasım'da Onuncu Köy'den, Cumhuriyet'ten seslenecek okuyucusuna. Yani İlhan Selçuk'un yıllardır seslendiği ikinci sayfasındaki yerinden. Göbeğini kaşıyan adama kırgın olan, kovulmayı sindiremediğini söyleyen Coşkun'la son yazıdan bugüne neler yaşadığını konuştuk.

Bekir Coşkun, her ne kadar 9 köyden kovulsa da '10'uncu Köy' onun sahip olduğu en değerli şey. Şimdi 3 Kasım'da Cumhuriyet Gazetesi'nde İlhan Selçuk'un Penceresi'nden girip, Onuncu Köy'den yine okuyucularına seslenecek. Referandum sonrası Habertürk Gazetesi'nden kovulan Bekir Coşkun ve sevgili eşi Andre'yle Ankara'daki evlerinde buluştuk. Kediler, köpekler, huzurlu evlerinde sorularımızı cevapladılar.

- Andre Hanım, aslında duyduğuma göre siz çok etkili olmuşsunuz Cumhuriyet konusunda?
Çok istedim ben. Aslında Sözcü çok kutsal bir görev yapıyor, çok saygın. Orayı da çok isterdim. Takdir edilecek bir muhalefet yapıyor. Fakat Cumhuriyet'i çok oturaklı buluyorum. Türkiye'de bulunduğumdan beri elime alıp okuduğum bir gazete. Benim hayatımda uzun bir geçmişi var.


- Ben sizi de Bekir Bey'i de hiç tanımasam, yabancı biri olsam, bana eşinizi hangi cümlelerle anlatırsınız?
'Çok ilkeli, çok yumuşak kalpli, 7'den 70'e herkesin saygı duyduğu bir kocam var' derdim. Geçen gün televizyonda Eser Karakaş onu darbe yanlısı olmakla suçlamıştı. Bu 'şiddet yanlısı' demek. Bekir'e nasıl söylenebilir, inanın aklım almadı ve hala almıyor. Çiçeği, böceği bile seven bir insanın şiddet yanlısı olması mümkün değil. Eşim olduğu için değil, mükemmel yapıda bir insan. Yolda yürürken karşılaştığı sevgiyi onu eleştirenlerin görmesini isterim. Benim için gurur verici. Çok iyi bir gazeteci ve mizah türü yazılarını da çok beğeniyorum.


- Birbirinize benzer misiniz?
Çok benzeriz, burçlarımız da aynı; Akrep. Huylarımız benziyor, hobilerimiz de aynı.
Bekir Coşkun: Zaten insan zamanla birbirine benziyor. Köpeklerimiz de bize benziyor.
Andre Coşkun: Bazen aynı zamanda hastalanıyoruz onlarla.
B. C.: Sol ayağımda bir gün bir ağrı oldu. Baktım bizimkilerden biri de topallıyor. İlacın yarısını kendime yarısını ona verdim.

- Zaten hayatın sizin kadar içindeler. Postal'ın örneğin politik literatürde yeri var...
B. C.: Evet. Başbakan tanıyor onu. 'Köpeğiyle yatanlar' dedi bizim için. Tabii ki yatabilirim üstelik.

- Anlaşamadığınız konular var mı?
A. C.: Düşüneyim...
B. C.: Anlaşamadığımız konular tabii ki var.
A. C.: Hiç düşünmeden cevap verdi gördüğünüz gibi. (Gülüyor)
B. C.: Anlaşamadığımız konular tartışma konularımızdır. Bir şey tartışılacağı zaman ben dışarıda tartışmacı aramam. Bu Andre'nin donanımlı olmasındandır. Andre sıradan bir eş değildir. Çok ilgilidir. Hiç de belli etmez. Ben onun başka bir işle uğraştığını düşünürüm, fakat sonradan o işi yaparken benimle birlikte düşündüğünü anlarım.

- Bekir Bey için hayatınızda bir şeyden vazgeçtiniz mi?
İşimi yapmaktan vazgeçtim. Bekir'in gerçekten Türkiye'de saygın bir gazeteci olduğunu gördükten sonra Bekir'e zarar vermemek açısından işimi hep ikinci plana attım. Mesela ben TRT'ye girdiğim zaman sınavı kazanmama rağmen kadro almadım. Dedikodu yapıldı, torpilli diye. Hayır hiçbir zaman kadro almadım. Neden? Bir gün Bekir'e 'Sen karını TRT'ye soktun' demesinler diye. Kadromu almamama rağmen dedikodu yaptılar ama.


- Sizin evde demokrasi var mı?
B. C.: Bizim evde demokrasi de var, laiklik de...
A. C.: Ben mesela Kadir gecelerinde helva yapıyorum. Kendi yakınlarım öldüğünde bile bu eve bir de hafız çağırıp Kuran okutuyorum. Bekir'in akrabalarının duasını alıyorum.
B. C.: Ben de paskalyasını kutlarım, yumurtalarını boyarım. Fakat asıl önemlisi iki farklı inançta olan, birbirini seven iki insanın ortak bir hayat sürmeleri, yuvayı ayakta tutmaları. Bu işte AKP'nin işine gelmiyor. Onlar kadının başını örtüp, köşesinde oturtuyorlar. Hatta birçoğunun ikinci eşi var. Karılarına kıyıp, üstlerine başka birini getiriyorlar. Bizim dünyamızda asla böyle bir şey olmaz.

- Bekir Bey'in kovulmasını nasıl karşıladınız?
B. C.: Şu kovulma lafını sindiremiyorum içime. Neden bunu yaptılar ki bana?
A. C.: Sen bu ülke için kaleminle mücadele veriyorsun.
B. C.: Ama ben kendim giderdim söyleselerdi. Ben Urfalı'yım. Kovulma lafını kaldıramıyorum.
A. C.: Ama kendin gitseydin, kimse ne olup bittiğini anlamazdı. Böyle düşünme.
B. C.: Her gece hala kovulmam rüyalarıma giriyor. Kardeşim aradı Urfa'dan. 'Burada kovuldu demiyoruz haberin olsun, sen kendin ayrıldın zannediyorlar' dedi.
A. C.: Bekir çok kafaya taktı kovulma lafına. Ama bence bu, Türkiye'ye çok önemli bir şey anlattı.

TAŞI YERİNDEN OYNATAN BEN DEĞİLİM Kİ...
- Hani taş yerinde ağırdır diye bir söz vardır. Hürriyet'ten Habertürk'e gittiğinizde hafiflik hissettiniz mi?
Taşı yerinden oynatan ben değildim ki. Tabii ki taş yerinde ağırdır, buna inanırım. Böyle zırt pırt gazete gezmek, zırt pırt ona buna aşık olmak gibi hafif olmak kim ister ki? Gazete değiştiren yazarların bir süre toparlanamadıklarını, eski havayı bulamadıklarını bilecek deneyimdeyim.


'KAYSERİLİ'YE DOKUNMA'
- Size en açık ifade edilen cümle hangisiydi? 'Bunu yazma' diyen kimdi?
Enis Berberoğlu beni telefonla aradı. 'Abdullah Gül'e dokunulmayacak' dedi. Hatta önce 'Kayserili'ye dokunma' dedi, ben anlamadım, 'Kayserili kim?' dedim. Ben 'Abdullah Gül benim cumhurbaşkanım değil' demişim, bundan dolayı Başbakan beni ülkeden kovmuş ve bir tepkinin sembolü olmuşum. Ve bana 'Abdullah Gül'e dokunma' diyor. Ben o gün yazı yazmadım. Yazılarıma da ara verdim. Ertuğrul Özkök beni aradı, özür diledi, yeniden yazmaya başladım, ama uzun sürmedi.

- Yeni gazeteniz Cumhuriyet de bir gün iktidar baskısına dayanamaz, sizinle yolunu ayırırsa buna şaşırır mısınız?
Böyle bir şey olmaz, çünkü Cumhuriyet'te patron yok. Ben aslında tam yerimi buldum.

- Cumhuriyet'in İstanbul'daki merkez binasının Turgay Ciner'e ait olduğunu biliyor musunuz?
Biliyorum. Kirası veriliyor, oturuluyor.

- Küçük bir ortaklığı da olduğu söyleniyor...
Bana söylenen şu. Vakfın kuruluşları var, o şirketlerden birinin İlhan Selçuk döneminde hisselerini almışlar. Ama Cumhuriyet yönetiminde hiç kimsenin, hiçbir patronun, sermayenin etkisi ve yönetim hakkı yok.


İLHAN SELÇUK'UN KÖŞESİNDE YAZMAK ZOR
- Bu teklif size geldiğinde neden düşündünüz?
Söz vermiştim. Sözcü'de iki sevdiğim arkadaşım var. Emin Çölaşan ve Necati Doğru. Beni yazı yazarak davet etmişlerdi. Gazetenin genç patronu telefon açmıştı. 'Düşüneceğim' demiştim düşündüm.


- Neden Cumhuriyet peki, Sözcü değil?
Sözcü'de Emin var, Necati var, gazetenin tirajı yükseliyor. Orada ya da burada olmak çok fark etmez. Bir şekilde bu dönemde Türkiye'nin daha bataklığa gömülmemesi için elimizden geleni yapmak...

- İlhan Selçuk'un köşesinde yazmak sizi korkutuyor mu?
Zor bir şey. Bir sürü gazetede yazı yazdım. Ama hiçbir zaman bu kadar endişeli ve tedirgin değildim. Hürriyet'te de Rauf Tamer'in yerine yazdım, güçlü bir kalemdi. Günaydın'da dev kalemlerin arasında ilk yazılarımı yazdım. Sabah Gazetesi'nde yine öyle... Hep zor işlerdi. Fakat bu kez farklı. İlhan Selçuk okurları için büyük bir aşk ve sevdaydı. Şimdi ben onunla yüz yüze geleceğim. Bir taraftan hoşuma gidiyor. İlhan Selçuk'un okuyucularının onun yerine hiç kimseyi koymak istememeleri çok saygıdeğer ve benim için korkutucu aslında.

- Herhangi bir tepki var mı okuyucular ya da gazetenin içinden?
Şu ana kadar tek bir tepki almış değilim ama alacağımı biliyorum. Cümleyi, kelimeyi yanlış yazma şansın yok orada...

- İlk yazıyı düşündünüz mü?
Yok, ben son ana kadar yazı yazmam.


- Siz kimi okuyarak başlarsınız güne?
Aslında her pencereden bakmak için herkesi okurum. Emin Çölaşan'ından Yılmaz Özdil'ine, Yeni Şafak yazarlarından Vakit yazarlarına hepsini okurum.

- Radikal Gazetesi'nin yayın yönetmeni Eyüp Can, köşe yazarlığını yeniden tarif ederken, verdiği bir röportajda köşe yazarlarını nasıl bulduğunu da anlatmıştı. Yılmaz Özdil için 'Bana göre fikirleri ilkokul düzeyinde demode ama anlatım biçimi muhteşem' demişti. Bu eleştiriyi nasıl karşılarsınız?
Eyüp Can, okula başlasa iyi olur o zaman. Kendisi gibi düşünmeyen, hatta düşmüş yazarlara tekme atmak da hiçbir gazeteciye yakışmaz. Bence kendi gazetesini doğru düzgün yapsın.


- Beğenmediniz mi?
Hayır beğenmedim, gazete olarak almam.

Önyargılıyım; ben geç yargıdan korkarım
- Bertaraf edildiğinizden bu yana nasılsınız, neler yaptınız?
Bir kere sık sık arabamı yıkıyorum. Şimdi anlıyorum işsiz insanların ne kadar zorluk çektiklerini.

- Hiç bu kadar çalışmadığınız olmamış mıydı?
Deneyimliyim aslında. Üç aya kadar işsiz kalmışlığım var.


- Nasıl bir şey işsizlik?
İlk gün herkes arıyor, gündemdesin. Bizim okuyucularımız sıcaktır, kapıya kadar gelenler, hatta börek getirenler, özellikle çiçek getiren çocuklar her gün sizinle ilgilenen birileri var. Sonra ortalık birden tenhalaşmaya başlıyor. Derken kapının zili daha seyrek çalıyor. Derken telefonlar susuyor. Sizin gözünüz kapıda, kulağınız telefonun zilinde öyle beklemeye başlıyorsunuz. Ve giderek yalnızlaşıyorsunuz. Belki de ölüm dedikleri böyle bir şey.

- Bu, 'Bekir Coşkun yazmadan yaşayamaz' demek mi?
Ben yazmadan yapabilirim. Bir şey yapmadan duramam sadece. Keman çalarım, marangozluk yaparım, denizi severim, amatör kaptanım, balıkçılık yaparım. Benim hobilerim işe yarayan hobiler. Mesela pul biriktirmedim hiç. Bir sürü pul olsa ne yazar? Aklımdan öyle bir şey de geçti. Müzik yapan bir yerde orkestraya katılabilirdim mesela.


- Son yazınızı yazdığınız günden bu güne hiç 'Bir köşem olsaydı da şunu yazsaydım' dedirten bir konu oldu mu?
Bir şey tabii ki söylemek istiyorum, cümlelerim boğazıma diziliyor. Ama bu topluma kırgınım. Benim tabii ki okuyucularım var. Onların her biri için canımı vermeye hazırım. Okumuş ya da okumamış ama bilinçli, akıllı bir kesimimiz var. Onları ayrı tutuyorum. Fakat toplumun büyük bölümü ne yazık ki bakmayan, görmeyen, anlamayan, kavrayamayan ve ne yazık ki çıkarcı, beleşçi, avantacı, nohuta, kömüre oy satan, en önemlisi dünyanın bu en zengin toprağı üzerinde oturup hala neden yoksul olduğunu sorgulamayan insanlar. Referandumda evet çıkması, Türkiye'de hukuk devletinin bittiği gündür. Kovulmam da aynı güne denk geldi işte. Çok büyük bir darbe aldım.


HÜSEYİN ÇELİK TELEFON REKLAMINDA OYNASIN
- 'Hayır' çıksa kovulur muydunuz?
Zannetmiyorum. Yine çok önem verdiğim bir gazeteci dostum 'İpi boynuna taktılar ama sandalyeye tekmeyi vurmak için referandumu bekliyorlar' demişti.

- Peki, kafanız karıştı mı bir noktada? Çünkü siz Hürriyet ile yollarınızı da benzer bir nedenle ayırmıştınız. Yani Bekir Coşkun'un kumaşı belliydi Habertürk'e giderken...
İki kişi beni uyardı. Bunlardan biri Andre'dir. Diğeri de devlette uzun yıllar hizmet etmiş bir dostum. Bana 'Seni Hürriyet'ten alıp, bir süre bekletip, kapının önüne koymak istemiş olabilirler' dedi. Böyle bir şey yapmazlar dedim. Bir kere Fatih (Altaylı) yapmaz. Tabii ki benim gönderilmemdeki neden siyasi bir neden...


- Peki, Hüseyin Çelik'in bir televizyonun canlı yayınında 'Turgay Ciner'i aradım, bizimle ilgisi yok, patron tasarrufu' açıklaması sizi tatmin etmedi mi?
O çok komik bir şeydir. Hüseyin Çelik bence telefon reklamlarına çıksa iyi olur. Koskoca devlet bakanı. Çıkıyor 'Patronu aradım, biz size etki yaptık mı? diye sordum. O da bize hayır yapmadınız dedi' diye bir açıklama yapıyor.

- O açıklamayı duyduğunuzda ne düşündünüz?
Komik geldi. O dönemde yazı yazmak isterdim işte. Hüseyin Çelik, tam Çelik diye...


- Hiç aklınızdan, 'Keser döner, sap döner, gün gelir hesap döner' diye bir cümle geçti mi?
Tabii ki. Ve keser dönecek, sap dönecek, bir gün gelecek hesap dönecek. İşte o gün, bütün bu dönemde medyaya değil, bana değil, arkadaşlarıma değil fakat ülkeye zaman kaybettirenler ne yaptığının farkına varacaklar.

AKP'YE DESTEK VERENLER DE PİŞMAN
- Referandum sonrası açıklamalarda, sizin cümleniz de röportajlar da geçmişti. Bazı yazarlar, 'Türkiye'deki vatandaşların artık göbeğini kaşıyan adam olmadığı anlaşılmıştır' dedi. Ne dersiniz?
Hayır, sonuçlar göbeğini kaşıyan adamların Türkiye'de çoğunlukta olduklarını gösterdi. Demokrasi bir toplumdaki ekonomide, kültürde eşit insanların rejimidir. Ama bunun yüzde 80'i zır cahil insanlar olursa o ülkenin demokrasiyi yaşaması mümkün olmuyor. Görüyorsunuz işte. Bir tek insan bütün parlamentoyu tayin ediyor, bütün yargıyı da tayin edecek, cumhurbaşkanını dahi kendisi seçiyor. Bunun adına demokrasi derseniz, 'Tüh utanmıyor musun?' diye sorarlar.

- 'Benim cumhurbaşkanım değil' cümlenizden sonra oturup düşündünüz mü? Abdullah Gül, bu süreçte sizin cumhurbaşkanınız olmayı hak etmedi mi?
Hayır, ben baştan karar vermiştim. Abdullah Gül zeki bir insan. Türkiye'de şu referandumdan sonra yargının da cemaat ve AKP iktidarına teslim edildiğini görmüyor mu?

- Önyargılı mısınız?
Evet önyargılıyım. Ben geç yargıdan korkarım. Gazeteci-yazar önyargılı olmalı. Herkes gibi zamanı gelince yargısını verdiğinde veya geç kaldığında işini yapmamış sayılır.


- Ezber bozan bir cümle bu...
Önyargılı kelimesini zorluyorum. Anlamının dışına taşırıyorum. Evet önyargılıyım. 2002 seçimlerinin hemen ertesi günü yazdığım ilk yazımın başlığı 'Size müstahaktır'... Bugün aradan 8 sene geçti. O bir önyargıydı. Hatta bana göre bir nevi aydın suçuydu. 8yıl geçti aradan asla pişman değilim. Türkiye'de herkes bana hak vermeye başladı. İktidara destek olanlar da biliyorlar. Bu geç yargıdır.

- Liberallerin pişman olduğunu mu söylüyorsunuz?
Tabii ki, sesleri çıkmıyor şimdi. Hiçbiri bu olanları savunamaz. Türkiye şimdi yeni bir seçime gidiyor. Referandum, Mustafa Balbay'ın cümlesiyle 'köprüden önceki son çıkıştı'. Seçimde ne yapılır ona bakmak lazım.


- Peki, seçimi tekrar AKP kazanırsa?
Referandum benim yazı yazıp yazmamamla ilgiliydi. Seçim benim gibilerin Türkiye'de kalıp kalmamasıyla ilgilidir.

- Ne demek bu, AKP kazanırsa bu ülkede yaşayamaz mısınız?
Bizi yaşatacaklarını zannetmiyorum. Başıma bir iş gelecektir. Bir şekilde tarumar ediliriz. 2002'den sonraki süreçte olup bitenleri gördükten sonra hep şunu yazdım. 'Sıra size gelecek!' Derken önce yazarlar, sonra bizim Ertuğrul gibi yayın yönetmenleri ve patronlara sıra geldi.

- Patronlar çaresiz mi bırakılıyor?
Bakın açık bir şey söyleyeyim. Hiçbir zaman Aydın Doğan'ı da suçlamadım, Turgay Ciner'i de. Yapmak istemedikleri bir şeyi yapmak zorunda olduklarını düşündüm.


GÖZÜ SULUYUM; BAĞIRARAK AĞLARIM
- İşten çıkarıldığınızda en çok kime kırıldınız?
Yazan, çizenlerin karakterleri zaten belli. Onlar düşene tekme vurmayı seviyorlar. Hayatımda iki editörüm oldu. Ertuğrul ve Fatih. Onlar beni korumaya çalıştılar. Patronlarım da beni sevdiler. Benim kızdığım Erdoğan da, Gül de değil... Kızdığım göbeğini kaşıyan adam...

- 'Göbeğini kaşıyan adam'la hangi koşullarda barışırsınız?
Bu insan tipi Türkiye'de var olduğu sürece gelişmek imkansızdır. Bizim seninle konuştuğumuz şu saatlerde okullarda şarkı söyleyen çocuklara yazıktır.

- 'Göbeğini kaşıyan adam'ı o noktada bırakmak kimin meselesidir, göbeğini kaşıyarak yaşamak onun suçu mudur?
Sadece onun suçudur. Bazı konulara istediği zaman kafası çok iyi çalışıyor. Mesela İtalyanlar'ın kuyudan su çekmek için yaptığı pancar motora dört tekerlek takıp üstüne binip gidebiliyor. Çamaşır makinesiyle yayık ayran yapabiliyor. Yani yetenekli, akıllı, cin... Ama ne yazık ki, beleşçi...

- Ağladınız mı hiç?
Ben biraz gözü suluyumdur. Bir de bağırarak ağlarım. Arabadayım. Kırmızı ışıkta yanımda duran tır şoförü 'Abi başın sağolsun' dedi. Arkada da paketler vardı. Hafif oraya da baktı. 'Genç miydi?' diye sordu.


- Siz ne yaptınız?
Bağıra bağıra ağlamaya devam ettim canım. Ben böyle ufak şeylerle ara veremiyorum ağlamaya.

- Size laiklerin ve liberallerin beş günahını sayın desem sayabilir misiniz?
Asker komutanına savaşta neden yenildiğini anlatıyormuş. İlk olarak, 'Barutumuz bitti' demiş. Komutan da 'Tamam diğerlerini anlatma' diye cevap vermiş. Bizim en büyük günahımız samimiyetsizlik.