Büyüme modelini değiştirmek gerekiyor

Dünya ekonomisinin yeniden toparlanmaya başlayarak ülkelerin büyüme hızlarının makul sayılabilecek...


Türkiye’nin 1980’lere kadar uyguladığı ekonomi politikası fiyatların kısmi olarak serbest olduğu, kur ve faizin ise sabit tutulduğu bir politikaydı. Bu yapı, zamanın ithal ikamesine dayalı sanayileşme modeline uygundu. Kapitalist dünyanın belirli bir kesiminde buna benzer bir ekonomi politikası uygulaması sürerken bir kesiminde de fiyatların ve faizlerin serbest olduğu, kurun ya sabit ya da müdahaleli esneklikte yürütüldüğü bir ekonomi politikası egemendi. Buna karşılık sosyalist dünyada fiyatlar, faizler ve kur kamu otoritesi tarafından belirlenen ve kolay değişmeyen, yani sabit sayılabilecek bir yapıdaydı.
1980’lerden itibaren Türkiye, bir yandan fiyatları serbest bırakmaya yönelirken önce sabit kur rejiminden müdahaleli esnek kur rejimine sonra da serbest faiz politikasına geçti. Bu değişikliğin nedeni Türkiye’nin o döneme kadar yürüttüğü ithal ikamesine dayalı sanayileşme modelinden ihracata dayalı sanayileşme modeline geçme kararıydı.
Bugün Türkiye’nin uyguladığı ekonomik sistem, küresel sisteme dahil olan ekonomilerin çoğunun uyguladığı gibi, serbest fiyat, serbest faiz ve serbest kur (dalgalı kur) rejiminden oluşan sistemdir.
Türkiye, enflasyon yaratmadan ama sağlıklı finansman kaynakları bularak büyümek zorunda olan bir ekonomidir. Büyümek, hatta hızlı büyümek zorunda çünkü gelişmiş ekonomilerle arasındaki farkı kapatıp onların refah düzeyine yetişmek istiyor. Ekonominin potansiyel büyüme hızı yıllık yüzde 5’tir. 1923’den bugüne kadar gerçekleştirilen büyüme hızlarının ortalaması bize bunu gösteriyor. Oysa Türkiye’nin aradaki farkı kapatabilmek için yıllık yüzde 7 dolayında bir büyüme hızını yakalaması gerekiyor.
Geçmişe bakıldığında Türkiye’nin hızlı büyüdüğü yıllarda yüksek cari açık verdiği ve bunun da ithalattaki artıştan kaynaklandığı ortaya çıkıyor. Gerek ihracatın bileşenleri gerekse iç piyasada satılan malların içeriğine bakıldığında Türkiye’nin üretiminde ithalatın yerinin büyük olduğu görülüyor. Öyle olunca da büyümenin olduğu yıllarda ithalatın artması ve dolayısıyla cari açığın yükselmesi son derecede normal bir sonuç olarak karşımıza çıkıyor.
İthalat artışı dış finansman açısından bir kaynak ihtiyacı doğururken tersine kamu kesimi iç finansmanı için bir ek kaynak oluşturuyor. Çünkü ithalat artışı ithalat vergilerinin artmasına ve onlar da bütçe gelirlerinin yükselmesine ve dolayısıyla bütçe açığının düşmesine yol açıyor.
Özetlersek Türkiye’nin ekonomi politikası günümüzde yüksek ithalat, yüksek cari açık, yüksek büyüme, yüksek ithalat vergileri düşük bütçe açığı modeli çerçevesinde yürüyor. Dış finansman sorunu çıkmadığı sürece bu sistem işliyor ve Türkiye hızlı sayılabilecek bir büyüme temposunu yakalayabiliyor. Ama 2009’da olduğu gibi dış finansman sorunu çıktığı anda ithalatını kısmak zorunda kalıyor ve büyüme hızla düşüyor. Yani bu model sürdürülebilir bir model gibi görünmüyor.
Sorunun çözümü daha yüksek oranda katma değeri içeride bırakacak bir üretim yapısına geçebilmekte yatıyor. Geçmişteki ithal ikamesine dayalı model bu amaç için ciddi bir seçenekti. Ne var ki bu model bugünkü küresel sistemde uygulanabilir görünmüyor. O halde teknolojiyi ileri götürecek ve katma değeri içeride bırakacak, cari açığı büyütmeden ekonomik büyümeyi sağlayabilecek yeni bir sanayileşme stratejisine ihtiyaç var.
Maliye Bakanı Mehmet Şimşek geçtiğimiz günlerde bu yapısal değişikliği gerçekleştirecek bir reform üzerinde çalışıldığını söyledi. Bu sorun yalnızca iktidar partisinin sorunu değil. Muhalefet partileri de iktidara geldiklerinde bu konuda nasıl bir strateji izleyeceklerini şimdiden formüle etmeye başlamalılar.
Türkiye’nin yakın gelecekte yapması gereken en önemli ekonomik dönüşüm budur.

Radikal