Darbeciler kibarca sorgulanıp salıveriliyor
Vatan gazetesi yazarlarından Ruhat Mengi darbe iddiaları ile asıl ilgisi olanların kibar kibar sorgulanıp bırakıldıklarını köşesinde yazdı.
İşte Ruhat Mengi’nin köşe yazısı;
Hilmi Özkök samimi görünüyor mu?
Biliyorsunuz darbe iddialarının başladığı dönem olduğu söylenen 2002-2003 döneminin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ile kuvvet komutanlarının suskunluğu, başka generallere, orgenerallere, amirallere, oramirallere dokunulurken, istenilen herkes gözaltına alınıp sorgulanırken asıl ilgili olanlara hiç dokunulmaması, kibar kibar sorgulanıp bırakılmaları ilk günden beri dikkatimi çekmişti ve sık sık üzerinde durmuştum.
Bırakın gazeteci olarak konuyla ilgili kişilerin “on” ve “off the record” konuşmalarından edindiğim izlenimle “onların açıklayabilecekleri, olayların aydınlatılmasına yardımcı olacak” bilgilere sahip olduklarını ama sustuklarını hissediyor olmamı, sade vatandaş mantığıyla bile bunu düşünmek mümkündü.
Bir kere sonradan “Balyoz” adı verilen tatbikat/harekat/harp oyunu her neyse Org. Hilmi Özkök’ün emriyle yapılmış, kendisi de bu tatbikata katılmıştı. Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in günlüklerinde söz edilen (ve “ben yazmadım” demesine rağmen inandırıcı bulunmayan) plânlar, iddialar da onun dönemini ilgilendiriyordu.
Ayrıca; birkaç ay önce yine o dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’la benim yaptığım telefon konuşmasında Yalman “Bu konuları en iyi biz biliriz” diyerek Hilmi Özkök (ve Yaşar Büyükanıt’ın da) adını vermiş, daha sonra Özkök’ün “Kara Kuvvetleri Komutanı olarak sorumlu kişi, konuşması gereken Yalman’dır” demesi üzerine “Evet, sorumlu benim, yargı süreci tamamlanınca konuşacağım” demişti.
Bütün bunları düşündüğünüzde üçünün (Özkök, Yalman, Örnek) kendi aralarında konuşarak, araştırarak bile bu iddiaların en azından bir kısmını açığa çıkarmaları mümkündür ki aynı soruyu Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’a sorduğumu da hatırlayacaksınız.
Bu gelişmelere rağmen Hilmi Özkök sanki olaylarla hiçbir ilgisi yokmuş gibi ya da TSK’nın kurum olarak ve hatta bugüne uzanan ciddi darbe plânı suçlamalarıyla karşı karşıya bırakılması onu hiç ilgilendirmiyormuş gibi sakin ve mutlu ifadelerle hep sustu. Konuştuğu zamanlarda ise “Darbe plânı vardır da demem, yoktur da” veya “Kasaptaki ete soğan doğramam” gibi her anlama çekilecek esnek lâflar etti.
NE ZAMAN KONUŞUR?
O arada onlarca TSK mensubu; generallerin, amirallerin bulunduğu kalabalık gruplar (örneğin 40 kişi bir günde) topluca tutuklandı, 7 subay intihar etti, son olarak da 86 TSK mensubunun yine topluca gözaltına alınması istendi. İki savcı “Başsavcının talimatına uymadığı için” değiştirilmeseydi şu an hepsi gözaltında olacaktı.
Şimdi, daha önce de “Harp Akademileri’nde oynanan savaş oyununda darbe plânı denecek hiçbir şey yoktur, her şey açık seçik yapılmıştır” diyen emekli Org. Çetin Doğan tutuklanıp canı yanan kişilerden biri olarak daha açık konuşmaya ve sorulması gereken soruları da sormaya başladı.
Örneğin; tatbikat sonunda Hilmi Özkök’ün “kendisiyle yalnız konuşmak istediğini ve 1’inci ordu içinde bir grup tarafından ihtilal hazırlığı yapıldığı bilgilerinin geldiğini” söylediğini bildiriyor, verdiği cevabı söylüyor, tatbikat kayıtlarının dışarı nasıl ve kim tarafından sızdırılmış olabileceğinden söz ediyor ve o çok önemli soruları soruyor. Meselâ; “1’inci Ordu’da ve diğer komutanlıklarda bu yönde bir araştırma yapıldı mı? Yapıldıysa sonucu nedir, araştırmayı kimler yürüttü?”
Eğer Özkök, Doğan’ı çağırıp o soruyu sorduysa, bugün Doğan’ın ve birçok TSK mensubunun başına tatbikatla ilgili böylesine büyük bir dert açıldıysa bu kadarcık bir sorunun da kendisine sorulması Hilmi Özkök’ü neden bu kadar öfkelendiriyor, merak etmez misiniz?
“Herkes onurlu bir suskunlukla yargı sürecini bekliyor, neden sadece Çetin Doğan konuşuyor” veya “Bunlar konuyu sulandırmak için ifade edilen konulardır. Genelkurmay Başkanı’nın emri altındaki bir ordu komutanıyla konuşması normaldir ancak bunlar hassas konulardır” gibi sözlerle kendini işin içinden çekip çıkarması öte yanda “ordu komutanı”nı rahatça sıkıntıya atması, hatta konuşuyor olmasına onursuz yakıştırması yapması çok mu dürüst bir yaklaşımdır?
Hele de “Asıl o savcının sorularına cevap versin, soru sorması gereken o değil, benim” benzeri sözler nasıl bir yaklaşımı göstermektedir? Çok garip değil mi sizce de? (Özkök’ün sorması gereken soruyu neden sormadığı, neyi beklediği de ayrı bir soru.)
YARGIYA SAYGISIZLIK
Org. Çetin Doğan’ın sorduğu sorular Özkök’e uzun süredir sorulmaktadır. Bir genelkurmay başkanı tutuklamalar ve gözaltıları ile “büyük çapta” olduğu iddia edilen böylesi bir darbe hazırlığını görmemiş, duymamış olamaz. Nitekim bu iddiaları “duymuş olduğunu” Doğan’la yaptığı konuşmadan öğrendiğimize göre, tatbikat plânını da bilmesi gerektiğine göre orada yapılan tahrifatın ne olduğunu fark etmedi mi? Ya da kimin yapmış olabileceğinden hiç mi haberi yok? Bu konuda araştırma yapılmış mıdır, yapılmadıysa neden yapılmamıştır?
Olaylar bu boyuta ulaşmışken “yargıya saygımızdan susuyoruz” denilen ve “onurlu” olduğu iddia edilen bu suskunluk acaba aslında tam aksi bir durumumu gösteriyor?
Eğer söyleyecekleri şeyler yargı sürecini kolaylaştıracaksa (ki kesinlikle öyle) bu durumda susmak, hem çok sayıda emekli ve muvazzaf TSK mensubunun “darbeci, çeteci, terörist muamelesi görmesi” ve TSK’nın “kurum olarak suçlanması” açısından kendi kurumuna, hem de yargıya saygısızlık, haksızlık sayılmaz mı?
Kendisi, Yalman, Örnek (ve hatta Yalman’ın adını verdiği ama nedense hiç değinilmeyen Büyükanıt) eğer açıklamaları tam yapmış olsalardı bugüne kadar olay açıklığa kavuşmuş olurdu, belli ki yargıya da tüm açıklığıyla anlatılmamış.
Peki ne zamanı bekliyorlar? Soruşturma bittikten sonrasını mı? O zaman mı konuşacaklar? Özkök’ün tavırları maalesef hiç de samimi görünmüyor.
Hilmi Özkök samimi görünüyor mu?
Biliyorsunuz darbe iddialarının başladığı dönem olduğu söylenen 2002-2003 döneminin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ile kuvvet komutanlarının suskunluğu, başka generallere, orgenerallere, amirallere, oramirallere dokunulurken, istenilen herkes gözaltına alınıp sorgulanırken asıl ilgili olanlara hiç dokunulmaması, kibar kibar sorgulanıp bırakılmaları ilk günden beri dikkatimi çekmişti ve sık sık üzerinde durmuştum.
Bırakın gazeteci olarak konuyla ilgili kişilerin “on” ve “off the record” konuşmalarından edindiğim izlenimle “onların açıklayabilecekleri, olayların aydınlatılmasına yardımcı olacak” bilgilere sahip olduklarını ama sustuklarını hissediyor olmamı, sade vatandaş mantığıyla bile bunu düşünmek mümkündü.
Bir kere sonradan “Balyoz” adı verilen tatbikat/harekat/harp oyunu her neyse Org. Hilmi Özkök’ün emriyle yapılmış, kendisi de bu tatbikata katılmıştı. Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in günlüklerinde söz edilen (ve “ben yazmadım” demesine rağmen inandırıcı bulunmayan) plânlar, iddialar da onun dönemini ilgilendiriyordu.
Ayrıca; birkaç ay önce yine o dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’la benim yaptığım telefon konuşmasında Yalman “Bu konuları en iyi biz biliriz” diyerek Hilmi Özkök (ve Yaşar Büyükanıt’ın da) adını vermiş, daha sonra Özkök’ün “Kara Kuvvetleri Komutanı olarak sorumlu kişi, konuşması gereken Yalman’dır” demesi üzerine “Evet, sorumlu benim, yargı süreci tamamlanınca konuşacağım” demişti.
Bütün bunları düşündüğünüzde üçünün (Özkök, Yalman, Örnek) kendi aralarında konuşarak, araştırarak bile bu iddiaların en azından bir kısmını açığa çıkarmaları mümkündür ki aynı soruyu Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’a sorduğumu da hatırlayacaksınız.
Bu gelişmelere rağmen Hilmi Özkök sanki olaylarla hiçbir ilgisi yokmuş gibi ya da TSK’nın kurum olarak ve hatta bugüne uzanan ciddi darbe plânı suçlamalarıyla karşı karşıya bırakılması onu hiç ilgilendirmiyormuş gibi sakin ve mutlu ifadelerle hep sustu. Konuştuğu zamanlarda ise “Darbe plânı vardır da demem, yoktur da” veya “Kasaptaki ete soğan doğramam” gibi her anlama çekilecek esnek lâflar etti.
NE ZAMAN KONUŞUR?
O arada onlarca TSK mensubu; generallerin, amirallerin bulunduğu kalabalık gruplar (örneğin 40 kişi bir günde) topluca tutuklandı, 7 subay intihar etti, son olarak da 86 TSK mensubunun yine topluca gözaltına alınması istendi. İki savcı “Başsavcının talimatına uymadığı için” değiştirilmeseydi şu an hepsi gözaltında olacaktı.
Şimdi, daha önce de “Harp Akademileri’nde oynanan savaş oyununda darbe plânı denecek hiçbir şey yoktur, her şey açık seçik yapılmıştır” diyen emekli Org. Çetin Doğan tutuklanıp canı yanan kişilerden biri olarak daha açık konuşmaya ve sorulması gereken soruları da sormaya başladı.
Örneğin; tatbikat sonunda Hilmi Özkök’ün “kendisiyle yalnız konuşmak istediğini ve 1’inci ordu içinde bir grup tarafından ihtilal hazırlığı yapıldığı bilgilerinin geldiğini” söylediğini bildiriyor, verdiği cevabı söylüyor, tatbikat kayıtlarının dışarı nasıl ve kim tarafından sızdırılmış olabileceğinden söz ediyor ve o çok önemli soruları soruyor. Meselâ; “1’inci Ordu’da ve diğer komutanlıklarda bu yönde bir araştırma yapıldı mı? Yapıldıysa sonucu nedir, araştırmayı kimler yürüttü?”
Eğer Özkök, Doğan’ı çağırıp o soruyu sorduysa, bugün Doğan’ın ve birçok TSK mensubunun başına tatbikatla ilgili böylesine büyük bir dert açıldıysa bu kadarcık bir sorunun da kendisine sorulması Hilmi Özkök’ü neden bu kadar öfkelendiriyor, merak etmez misiniz?
“Herkes onurlu bir suskunlukla yargı sürecini bekliyor, neden sadece Çetin Doğan konuşuyor” veya “Bunlar konuyu sulandırmak için ifade edilen konulardır. Genelkurmay Başkanı’nın emri altındaki bir ordu komutanıyla konuşması normaldir ancak bunlar hassas konulardır” gibi sözlerle kendini işin içinden çekip çıkarması öte yanda “ordu komutanı”nı rahatça sıkıntıya atması, hatta konuşuyor olmasına onursuz yakıştırması yapması çok mu dürüst bir yaklaşımdır?
Hele de “Asıl o savcının sorularına cevap versin, soru sorması gereken o değil, benim” benzeri sözler nasıl bir yaklaşımı göstermektedir? Çok garip değil mi sizce de? (Özkök’ün sorması gereken soruyu neden sormadığı, neyi beklediği de ayrı bir soru.)
YARGIYA SAYGISIZLIK
Org. Çetin Doğan’ın sorduğu sorular Özkök’e uzun süredir sorulmaktadır. Bir genelkurmay başkanı tutuklamalar ve gözaltıları ile “büyük çapta” olduğu iddia edilen böylesi bir darbe hazırlığını görmemiş, duymamış olamaz. Nitekim bu iddiaları “duymuş olduğunu” Doğan’la yaptığı konuşmadan öğrendiğimize göre, tatbikat plânını da bilmesi gerektiğine göre orada yapılan tahrifatın ne olduğunu fark etmedi mi? Ya da kimin yapmış olabileceğinden hiç mi haberi yok? Bu konuda araştırma yapılmış mıdır, yapılmadıysa neden yapılmamıştır?
Olaylar bu boyuta ulaşmışken “yargıya saygımızdan susuyoruz” denilen ve “onurlu” olduğu iddia edilen bu suskunluk acaba aslında tam aksi bir durumumu gösteriyor?
Eğer söyleyecekleri şeyler yargı sürecini kolaylaştıracaksa (ki kesinlikle öyle) bu durumda susmak, hem çok sayıda emekli ve muvazzaf TSK mensubunun “darbeci, çeteci, terörist muamelesi görmesi” ve TSK’nın “kurum olarak suçlanması” açısından kendi kurumuna, hem de yargıya saygısızlık, haksızlık sayılmaz mı?
Kendisi, Yalman, Örnek (ve hatta Yalman’ın adını verdiği ama nedense hiç değinilmeyen Büyükanıt) eğer açıklamaları tam yapmış olsalardı bugüne kadar olay açıklığa kavuşmuş olurdu, belli ki yargıya da tüm açıklığıyla anlatılmamış.
Peki ne zamanı bekliyorlar? Soruşturma bittikten sonrasını mı? O zaman mı konuşacaklar? Özkök’ün tavırları maalesef hiç de samimi görünmüyor.
