EN BÜYÜK İNSANİ DEĞERLER

Prof. Dr. Beyhan Asma

Prof. Dr. Beyhan Asma

Değerler; felsefe, ilâhiyat, eğitim, sosyoloji, antropoloji ve psikoloji gibi farklı disiplinler ve bilim dalları tarafından ele alınan önemli bir konudur. Bunların arasında bireyin duygu, düşünce ve davranış süreçlerini inceleyen psikoloji bilimi de sosyal ve gelişimsel alt alanlarda değerler ile ilgili geniş yelpazede düşünüp irdelenmesi gerekir. Bu anlamda baktığımızda aileden yol alarak günlük yaşamımıza uzanan çizgide şunları düşünürüz zaman zaman: Günlük hayatımızda yüzlerce insanla karşılaşıyoruz. Kimiyle sadece göz göze geliyoruz, kimisiyle aynı masaya oturuyor, kimisiyle yıllara yayılan dostluklar kuruyoruz. Bu ilişkilerin ortak noktası ise çok basit bir gerçeğe dayanıyor: Güven ve sevgi. Güven ve sevginin olmadığı anda kelimeler çürür, dostluklar yorulur, profesyonel bağlar kopar, hatta insanın kendine olan saygısı bile derin yara alır. Bu yüzden doğruluk, dürüstlük ve verdiği sözü tutmak bir insanın en büyük sermayesidir. Ama ne yazık ki bugün geldiğimiz noktada, doğru olmak artık olağan bir davranış değil; neredeyse bir meziyet, hatta “ayrıcalıklı bir erdem” gibi görülmeye başlandı. Oysa doğruluk erdem değildir. Doğruluk, insan olmanın en doğal halidir. Belki sosyal medyanın hayatı sürekli parlatması, belki rekabetin insanı yorması, belki modern yaşamın hızının içimizi köreltmesi. Bir şekilde “gerçek” geri plana itildi. İnsanların bir kısmı doğru olmaktan vazgeçmedi ama bir kısmı “doğru görünmeye” yöneldi. Ve böylece çok temel bir gerçek oluştu: Doğru söyleyen, sözünün arkasında duran, dürüst davranan insan artık hemen fark ediliyor. Bu durumun kendisi bile aslında toplumda bir güven açığına işaret ediyor. Bir insanın verdiği sözü tutması, karakterinin en açık göstergesidir. Söz verdiğinizde karşınızdaki kişi size güvenerek küçük bir “gelecek inşası” yapar. O söz tutulmadığında ise yalnızca bir plan bozulmaz; itibar zedelenir. Dahası, kişi verdiği sözü tutamadığı durumda dürüstçe açıklamak yerine yalanla durumu örtmeye çalışırsa, kayıp sadece prestij kaybı olmaz; ilişkinin temeli sarsılır. Yakın arkadaşların bakışı değişir .İnsanların içsel mesafesi artar. Güven duygusu kırılır. Saygı ve sevgi yerinden oynar. Ve ne yazık ki güven kaybolduğunda, geri dönüşü her zaman kolay olmaz. Peki, soralım o zaman “Dürüstlük Gerçekten Bir Kültür Meselesi mi? diye” Burası üzerinde durulması gereken en derin soru. Cevabı ise oldukça net: Evet, dürüstlük büyük oranda bir kültür meselesidir. İnsanların doğruluğa yaklaşımı bir anda oluşmaz. Bu davranış biçimi; çocukluk döneminde, aile içinde, anne ve babanın tutumlarıyla yoğrulur. Çocuğun öğrendiği ilk ahlaki davranışlar, “doğruyu söylemek”, “yanlışı saklamamak” ve “sözünün arkasında durmak” tır. Bu yüzden; “Aile, insanın aynasıdır.” Eğer bir çocuk, evde tutarlılığı görüyorsa; anne ve babasının söyledikleri ile yaptıkları uyumluysa. Eğer hata yaptığında azarlanmak yerine dürüstlük teşvik ediliyorsa. Eğer yalan söylemek bir çıkış yolu değil, bir kusur sonrasında cezalandırılmak olarak görülüyorsa. O çocuk büyüdüğünde sözünün arkasında duran bir yetişkin olur. Elbette istisnalar vardır. Kötü bir ortamda büyüyüp çok ahlaklı, doğru bir birey olan insanlar da var. Fakat bu yol zordur ve kişinin kendi çabasıyla olur. Doğruluk kültürü ailede verilmezse, sonradan kazanılması mümkün olsa bile bir mücadele gerektirir. Bir üniversite dersinde “doğru insan olma” konusu okutulmaz. Doğruluk bir müfredat değil, bir vicdan bilgisidir. Kültürün doldurduğu boşluğu hiçbir eğitim kurumu tamamen kapatamaz. Çünkü dürüstlük bir davranış refleksi, hayat ilkesi, iç disiplin meselesidir. Durumu özetlersek; “Doğru olmak bir meziyet değil; aileden gelen bir eğitim ve yaşam kültürüdür.