AİLENİN ÇOCUKLARI ÜZERİNDEN AİDATLIK DUYGUSU VE ÇOCUK EĞİTİMİ

Prof. Dr. Beyhan Asma

Prof. Dr. Beyhan Asma

Anne-Baba-Çocuk ilişkisi, temelde anne ve babanın tutumuna bağlıdır. Çocuklar arasında, uyum bozukluğuna yol açan birçok olaya, yeterli ve uygun olmayan ilk anne-baba çocuk ilişkilerinin neden olduğu saptanmıştır. Anne ve babanın kendi çocukluk yıllarındaki deneyimi şimdiki tutumlarında etkili olabilir. Çocukluk yıllarında, kendi anne babasıyla sağlıklı bir iletişim kuramayan, yeterli sevgi göremeyen bir baba ya da aşırı baskı altında büyümüş bir annenin tutumları, bu kötü deneyimler nedeni ile olumsuz olabilir. Büyüme aşamalarında başarılı olan çocuklar, iyi aile ilişkileri içinde yetişmiş bireylerdir. Aile içinde gerçekleşen başarılı ilişkiler, mutlu, arkadaşça, bunalımdan uzak ve yapıcı bireylerin oluşumunu sağlar. Anne ve babanın sevgi ve ilgisinden yoksun olarak büyüyen çocuklar, büyük bir sevgi açlığı gösterirler, bu açlık da bir takım davranış ve uyum bozukluklarına neden olabilir depresyona girebilirler. Çocukluktan erişkinliğe geçiş dönemi olan ergenlik döneminde gencin sorunlarını kolaylıkla çözebilmesi ve zorluğa uğramadan aşabilmesi, geçmişteki olumlu aile ilişkilerine bağlıdır. Çocukluk döneminde sevgi ve güven duygusuyla yetiştirilen çocuk, mutlu bir ergen adayıdır. Daha o dönemde anne ve babasıyla başarılı bir iletişim kurabilen çocuk, zorlu ergenlik döneminde de aynı arkadaşça ilişkilerini sürdürerek, kişisel sorunlarını kolaylıkla çözebilir. Diyalog, yani iletişim ``onların konuşması, bizim yanıt vermemizdir.`` veya yanıt vermeyip bir gülümsemeyle –ama bildiğini ifade eden bir gülümsemeyle- başımızı sallayarak, sorunlarını anladığımızı, tam olarak anladığımızı ve karşılıklı konuştuğumuz takdirde sorunu çözebileceğimizi anlamalarını sağlamamızdır ve onların mutlu olmasıdır. Çünkü birisiyle konuşmak, yani diyalog, güven oluşturur ve güven de bizim her şeyden çok gereksinimimiz olan bir duygudur. Sorun çözmede görünüşte dinleme değil, etkin dinleme kullanılmalıdır. Son olarak, karşımızdaki çocuğumuzda olsa eşimizde olsa onun bizden farklı bir birey olduğunu unutmayıp, farklı düşünce ve duygulara sahip olabileceğimizi kabullenmeliyiz ve ona göre davranmalıyız. Aile içinde şiddete maruz kalan veya şiddet görerek büyüyen bireyler, bu davranışı normalleştirebilir. Çocukluk döneminde yaşanan travmalar, ileriki yaşamda bireyin şiddete başvurmasına neden olabilir. Özellikle çocukken şiddet görmüş bireylerin, yetişkinliklerinde benzer davranışlar sergileme olasılığı yüksektir. İhtiyaçlarına duyarsız kalınmış, yeterli ilgi ve sevgiyi görememiş, özellikle dezavantajlı bir ailede ya da ortamda büyüyen çocuklar ve gençler kolaylıkla yasa dışı yollara ve şiddet unsurlarına yönelebilir. Aile içindeki güvensiz çatışmacı ortam, sağlıklı kurulamamış ilişkiler, birbirini dinlemeyen ve iletişim kuramayan bireyler, kayıplar, psikolojik ya da fiziksel engeller, ebeveynlerin yokluğu, düşük sosyoekonomik koşullar bireylerin şiddete yönelmesini kolaylaştıran etkenler arasındadır. Şiddet içerikli filmler, diziler, video oyunları ve sosyal medya, bireylerde şiddeti normalleştirebilir. Bu tür içeriklere maruz kalan bireyler, şiddeti çözüm yolu olarak benimseyebilir. Ayrıca, sosyal medyada yayılan nefret söylemleri ve kutuplaşma, şiddeti tetikleyici bir etken olabilir. Günün hemen hemen her saati, hem haber programları hem de magazin programları nedeniyle toplumdaki olumsuz öğelerin ekranlara taşınması, silahların, kavgaların, cinayetlerin yer aldığı diziler bir süre sonra bireylerin şiddeti normal ve yaşamın olağan olayları olarak algılamasına yol açabilir. Bu da empatiden uzaklaşan, duyarlılıktan yoksun bireylerin oluşturduğu mekanik bir topluma dönüşmek demektir. Bunun ötesinde çocuk ve gençlerin doğru bilgiye ulaşabilmeleri, sağlıklı bir sosyal medya kullanıcısı olabilmeleri için medya okuryazarlığı eğitimine ulaşmaları sağlanmalıdır. Bu konuda eğitim kurumlarının sorumlulukları çok önemli ve değerlidir. Psikoloji, bazı biyolojik faktörlerin şiddet eğilimlerini artırabileceğini savunur. Örneğin, düşük serotonin seviyeleri, yüksek testosteron düzeyleri veya beynin karar verme ve dürtü kontrolünden sorumlu bölgesi anormallikler, bireylerin şiddet davranışlarına yatkınlığını artırabilir. Bu biyolojik faktörler, bireyin öfkesini kontrol etme yeteneğini zayıflatabilir ve şiddet eğilimlerini tetikleyebilir. Psikoloji, bazı kişilik bozukluklarının şiddet davranışlarıyla yakından ilişkili olduğunu belirtir. Örneğin, antisosyal kişilik bozukluğu olan bireyler, empati eksikliği, dürtü kontrolü zayıflığı ve başkalarının haklarını ihlal etme eğilimleri nedeniyle daha fazla şiddet davranışı sergileyebilir. Bu bireyler genellikle sosyal normlara uymakta zorlanırlar ve şiddeti bir sorun çözme yöntemi olarak görebilirler.