Karaalioğlu: Bırakın da yaşayalım sistemi

Star gazetesi yazarlarından Mustafa Karaalioğlu bugünkü köşesinde Başbakan Erdoğan'ın gündeme getirdiği Başkanlık sistemi ile ilgili konuştu.

İşte Mustafa Karaalioğlu’nun köşe yazısı;

Bırakın da yaşayalım sistemi
Kuvvetle muhtemel ki, sorulmamış olsa Başbakan Erdoğan’ın aklına başkanlık sistemi hakkında konuşmak gelmeyecekti. Elbette, uzun bir süreden beri bu sisteme inanıyor ama tam da anayasa değişikliklerinin başladığı sırada bunu gündeme getirecek kadar acelesi yok. Tartışma biraz daha bekleyebilirdi...
Erdoğan’dan önce bu konuyu gündeme getiren ve başkanlık sitemi isteyen Özal ve Demirel’in sözleri halen ortadadır.
Özal ve Demirel bu konuyu ortaya attığında tepki gösteren ve ikisini de diktatörlüğe heves etmekle suçlayan “CHP ve CHP’ye yakın medya/bürokrasi” şimdi Erdoğan’a karşı da aynı muhalefeti sahnelemektedir.
Peki, neden hep muhafazakar liderler başkanlık sistemi istemektedirler de CHP ve devletçi sol geleneğin liderleri bu modele şiddetle karşı çıkmaktadırlar? Soldan hiçbir liderin hatta yazarın dahi başkanlık sistemine taraftar olmaması bir tesadüf müdür?
Değil. Meselenin Türk siyasal sistemindeki temel roller ve rejimin dayattığı orantısız kuvvetler ayrılığı sistemiyle yakın bir ilgisi vardır.
Ne muhafazakar/liberal liderlerin talebi tesadüftür, ne de sol geleneğin bu talebe şiddetle direnmesi...
Çok anlaşılır sebepleri vardır.
Taha Akyol ağabeyimiz, dün Vatan gazetesine verdiği mülakatta başkanlık sisteminin Türkiye için kesinlikle uygun olmadığını uzun uzun anlattıktan sonra “Başkanlık sistemi Türkiye’deki sağcı liderlerin doğrudan halk tarafından seçilmek ve etkin icraat yapabilmek özleminden doğan bir romantizmdir” diyor.
Doğru başlayan ancak yanlış biten bir cümle... Zira, romantizm değil zaruret ve dolayısıyla realizm var.
Özal, Demirel ve Erdoğan ortak özellikleri tek başına ve güçlü bir temsille iktidara gelmeleridir. Hepsi de başlangıçta hevesle ve tavizkarlık seviyesinde bir uzlaşıyla yola çıktılar. Demirel’in ilk iktidar dönemi ile Menderes, Özal ve Erdoğan’ın iktidar süreçleri Türkiye’nin sıçrama yaptığı, kalkındığı ve demokratikleştiği yıllar olmuştur. Cumhuriyet tarihinin en parlak dönemleri bu liderlerin başbakanlığına tekabül eder.
Ancak, buna rağmen hepsi de darbe, suikast girişimi, parti kapatma veyahut benzeri sert ve keskin engellemelerle karşılaşmışlardır. En önemlisi de özellikle kalıcı ve kapsamlı icraat niyetleri anayasal güç sahibi kurumlar tarafından sistematik bir şekilde engellenmiştir. Asker-sivil bürokrasi olgusunun bir önleyici faktör olarak faal olduğu dönemler yine bu liderlerin başbakanlığına tekabül etmektedir.
CHP ve CHP geleneği partileri ise, seçim yoluyla iktidar şansını, özellikle de tek başına iktidar şansını yakalayamadıkları için sistem bir anlamda onları muhalefette de iktidarın bir parçası olarak korumuştur.
Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay kararları ile TSK’nın siyasi fikir ve tercihleri ile CHP arasındaki yakınlık buna örnektir.
Başkanlık sistemi fikri işte bu tarihi siyasal ve bürokratik çelişkinin ürünüdür. Ne Demirel-Özal-Erdoğan’ın hükmetme heveslerinden ne de başbakanlığa doyamadıklarından.
Başkanlık sistemi önerisi, bir tür “bırakın da icraat yapalım” çıkışıdır.
1961’de yanlış kurgulanan, 1982’de yanlışı daha da pekiştirilen kuvvetler ayrılığı sisteminin iktidarları iş yapamaz, adım atamaz hale getirmesi; bununla yetinmeyip makul bir yerde uzlaşmaya dahi gerek duymayan avantajlı konumları bir noktadan sonra halk oyuyla gelebilen liderlere başka bir seçenek bırakmamaktadır. Aynı gerekçe, halk oyuyla gelme ihtimali düşük parti ve liderlerin ise bu sisteme direncini de izah etmektedir.