SUÇ… VE ÇOCUK… BİRBİRİNE UZAK İKİ KELİME AMA ARTIK AYNI BAŞLIKTA BULUŞUYORLAR! Peki bu ürkütücü tablonun görünmeyen faili kim?

Betül KAYABAŞI

Betül KAYABAŞI

Son yıllarda hem dünyada hem Türkiye'de çocuk yaşta işlenen cinayetlerde ciddi bir yükseliş söz konusu. Neredeyse her gün, bir akran şiddeti vakasıyla, bir çocuğun hayattan koparıldığını öğreniyoruz.

Geçtiğimiz yıl yüreğimizi yakan Mattia Ahmet Minguzzi'yi unutmadık, unutmamız da mümkün değil. Ahmet'in acısı hala ilk günkü tazeliğini korurken, geçtiğimiz ay 17 yaşındaki Atlas Çağlayan'ın 15 yaşındaki bir akranı tarafından bıçaklanarak hayatını kaybettiğini öğrenmek acımızı bir kez daha katladı… İçişleri Bakanlığı'nın 2025 verilerine göre ise “suça sürüklenen çocuklar”ın büyük bölümünü yüzde 71 ile 15-17 yaş grubu oluştururken, yüzde 29'unu 12-14 yaş aralığındaki çocuklar meydana getirdi. Raporda ayrıca, yıl içinde yaşanan 1.764 kasten öldürme olayının 266'sına çocukların karıştığı, bu dosyalarda toplam 478 çocuğun yer aldığı belirtildi.

Suç ve çocuk… Aslında yan yana gelmesi bile insanın içini burkan iki kelime. Birbirine bu kadar uzak olması gereken bu kavramları aynı cümlede kurmakta bile zorlanıyoruz. Ancak ne yazık ki son yıllarda en sık karşılaştığımız başlıklardan biri “akran zorbalığı.” Okul koridorlarında, sokak aralarında öğrenciler birbirine şiddet uyguluyor; birbirlerine eziyet edercesine davranışlarda bulunuyorlar. Neredeyse her gün yeni bir darp görüntüsüyle karşılaşıyoruz.

“AKRAN ZORBALIĞI” KAVRAMININ TANIMI DÖNÜŞÜM MÜ GEÇİRİYOR?

Benim akran zorbalığına dair algım ise bambaşkaydı… Eskiden akran zorbalığı dediğimizde gözümün önüne ağır şiddet görüntüleri gelmezdi. Daha çok çocukça sataşmalar, saç çekmeler, kıyafetle dalga geçmeler, alaycı sözler gelirdi. Ancak zamanla bu kavramın içeriği değişti. Şimdi akran zorbalığı denildiğinde, bir çocuğun yaşıtına fiziksel zarar vermesi, onu darp etmesi gibi çok daha sert tabloları düşünür olduk.

Arkadaşına şiddet uygulayan çocuğun bir üst seviyedeki davranışı öldürmektir. Burada işte şunu düşünüyoruz “ suça sürüklenen çocuk” olarak nitelendirilen çocuklarda çok büyük bir ölçüde vicdan ve merhamet eksikliği olduğu olgusu. Vicdan ve merhameti olmayan bu çocuklar etrafa ve insanlara sadece zarar vermek istiyor. Vicdan ve merhamet duygusu gelişmeyen çocuğun etrafına karşı duyarsızlaşması, zarar vermeyi bir güç göstergesi sanması bizleri bu kötü tabloyla karşı karşıya bırakıyor.

PEKİ BU KÖTÜ TABLODAN NASIL KURTULACAĞIZ?

Benim değerlendirmeme göre çocukların asıl ihtiyacı sevgidir. Sağlıklı büyümeleri için beslenme, bakım ve eğitim ne kadar gerekliyse, sevgi de o kadar hatta daha fazla gereklidir. Buna rağmen bazı görüşler, sevgiyi sınırlamayı öğütlüyor. “Fazla sevgi çocuğu şımartır” düşüncesi bana doğru gelmiyor. Aksine, çokca sevilen bir çocuğun ileride yanlış seçimler alacağına ve davranışlarda bulanacağına inanmıyorum. Sevildiğini gören çocuk sevmeyi de bilecektir.

Erich fromm Sevme Sanatı adlı eserinde sevmenin bir yetenek olduğunu savunur. Ona göre sevgi hafife alanabilecek bir his değildir. Sevmeyi gerçekten bilen ve bunu davranışlarına yansıtabilen insan sayısı ise oldukça azdır. Çünkü modern insanın öncelik sıralamasında sevginin yerini çoğu zaman para, başarı ve statü gibi kavramlar alır. Oysa sevmeyi doğru şekilde öğrenip hayatımızın merkezine koyduğumuzda, diğer kazanımlar da doğal bir akışla peşinden gelir.

Eğer çocuklarımızın vicdan sahibi, merhametli bireyler olmasını istiyorsak, başlangıç noktamız sevgiyi öğretmek olmalıdır. Her şeyin temeli sevmektir. Önce çocuklarımızı çokça sevelim…