Doğu Akdeniz en az kara sınırları kadar önemlidir!

Tüm dünyanın yakından izlediği Doğu Akdeniz'deki son gelişmeleri Boğaziçi Asya Araştırmaları Merkezi Akademik Koordinatörü Dr. Haşim Turker ile konuştuk.

Doğu Akdeniz en az kara sınırları kadar önemlidir!
Doğu Akdeniz en az kara sınırları kadar önemlidir!
Uğur Kınık

Doğu Akdeniz'deki son gerilime konu olan Münhasır Ekonomik Bölge kavramı ve sorunun kaynağı hakkında kısaca bilgi verebilir misiniz?

Deniz hukuku kavramı yüzyıllarca teamüllere dayalı olarak gelişimini sürdürmüş ve yazılı bir uluslararası anlaşma haline gelmesi mümkün olmamıştır. 1958 yılında imzalanan ilk deniz hukuku sözleşmesini 1982 yılında dünyadaki birçok devletin taraf olduğu Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS) izlemiştir. BMDHS her ne kadar 1982 yılında imza altına alınmış olsa da yürürlük maddesi gereğince 1994 yılında yürürlüğe girmiştir. Türkiye özellikle karasularının sınırlandırılmasına ilişkin madde nedeniyle her iki sözleşmeye de taraf olmamıştır. Bununla birlikte Türkiye Cumhuriyeti 1982 BMDHS'nin genel itibariyle uluslararası teamül hukukunu yansıttığını kabul etmektedir.

Münhasır Ekonomik Bölge kavramı 1982 BMDHS ile ilk defa gündeme gelen bir kavram ve devletlere MEB üzerinde ekonomik haklar vermesi hasebiyle bir ulusal egemenlik kavramı. MEB 200 deniz mili ile sınırlanmış durumda. Bununla birlikte karşılıklı kıyıları arasında 400 deniz milinden daha kısa bir mesafe bulunması durumunda kıyıdaş devletlerin bir anlaşma ile MEB sınırlarını belirlemesi gerekiyor. Örneğin Türkiye'nin Karadeniz'deki MEB sınırları tüm kıyıdaş devletler ile yapılan anlaşmalar neticesinde belirlenmiş durumda. Ancak, Ege ve Doğu Akdeniz'de durum oldukça karışık. Zira Türkiye ile Yunanistan arasındaki anlaşmazlık sorunu içinden çıkılmaz bir hale sokuyor.

Sorunun çözülmesinin önündeki en büyük engel ise Yunanistan'ın 1829 yılında Osmanlı Devleti'nden bağımsızlığını elde etmesinden bu yana maksimalist ve mantık dışı taleplerinin günümüzde de devam etmesi. Yunanistan bağımsızlığını ilan etmesini müteakip büyük devletlerin desteğiyle sınırlarını olağanüstü bir şekilde genişletmiştir. Bugün de benzer biçimde Avrupa Birliği'ni arkasına almaya çalışan ve Türkiye'nin İsrail ve Mısır ile sorunlu ilişkilerini istismar etmek isteyen Yunanistan, akıl dışı ve her şeyden önemlisi uluslararası hukuka da aykırı bir biçimde aşırı taleplerde bulunmaktadır.

Sizce Türkiye'nin verdiği tepki orantılı mı?

Az önce de belirttiğimi gibi bu Türkiye açısından bir egemenlik meselesi. Maalesef ülkemiz denizlere karşı uzun yıllar boyunca bigâne kalmış ve denizlerin önemini tam olarak anlayamamıştır. Halihazırda da tam olarak kavramış olduğumuz söylenemez. Teknolojinin gelişmesine ve enerji fiyatlarındaki artışa bağlı olarak deniz dibindeki doğal kaynakların çıkarılması bilhassa 1970'li yıllardaki petrol krizi sonrasında iktisadi açıdan çekici hale gelmiştir. Enerji kapsamında büyük oranda dışa bağımlı olan ülkemiz açısından Münhasır Ekonomik Bölgemizde bulunacak enerji kaynaklarının stratejik öneme haiz olduğu aşikardır. Bu açıdan bakıldığında ülkemizin deniz yetki alanlarının korunması en az kara sınırlarımızın savunulması kadar önemli bir konudur.

Bugün geldiğimiz noktada Yunanistan'ın tarihi alışkanlıklarını devam ettirme eğilimi içinde olduğu görülmektedir. Büyük devletleri kullanarak ve Türkiye'nin sorunlu ilişkilerini istismar ederek aşırı taleplerini kabul ettirme gayreti içine girmektedir. Bunun kabul edilebilecek bir yanı bulunmamaktadır. Yunanistan'ın talepleri Seville haritası üzerinden anlaşılabilmektedir. Seville haritası her ne kadar resmi bir niteliğe sahip olmasa da konuya ilişkin hemen her Batı kaynaklı yazı ve belgede atıf yapılması açısından önemlidir. Buna göre Türkiye'nin münhasır ekonomik bölgesi yalnızca Antalya Körfezi ile sınırlandırılmaktadır. Söz konusu harita hakkaniyetten ve uluslararası hukuka uygunluktan fersah fersah uzaktır. Hatta bu haritaya gülünç desek yeridir. Zira bu haritaya göre küçük ölçekli haritalarda görünmeyecek kadar küçük olan Meis adasının münhasır ekonomik bölgesi neredeyse Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki tüm MEB'ine eşittir.

Türkiye özellikle son 10 yıldır devlet uygulamaları ile Doğu Akdeniz'de kendisine dayatılmaya çalışılan bu akıl dışı deniz yetki alanı yaklaşımını reddettiğini göstermektedir. Bununla birlikte, sorunun çözümünde Doğu Akdeniz'e kıyısı bulunan devletler ile ilişkiler önem arz etmektedir. Bilhassa Mısır ve İsrail ile ilişkiler ön plana çıkmaktadır. İsrail ile 2010 yılından, Mısır ile 2013 yılından itibaren kopma noktasına gelen ilişkilerimiz Yunanistan'ı harekete geçirmiştir. Söz konusu ülkeler ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin de içinde yer aldığı bir grup oluşturulmuş ve bu grup deyim yerindeyse Türkiye karşıtlığı paydasında buluşmuştur. Bu noktada Türkiye'nin Libya ile yaptığı MEB anlaşması önemli bir gelişme olarak ortaya çıkmıştır. Söz konusu anlaşma ile bu grubun planları sekteye uğratılmıştır. Türkiye-Libya MEB anlaşması incelendiğinde maksimalist bir yapıya sahip olmadığı ve uluslararası hukuka da uygun olduğu görülmektedir. Bu durum Yunanistan'ı harekete geçmeye zorlamış ve Mısır ile bir anlaşma imzalama yoluna gitmiştir.

Sorunun çözümüne ilişkin nasıl bir yol izlenmeli?

Bugün geldiğimiz noktada Türkiye ilan ettiği araştırma sahalarında Oruç Reis araştırma gemisi ile faaliyetlerine başlamış ve zorlayıcı bir diplomasi izleme yolunu seçmiştir. Ancak, bu tek başına yeterli olmayacaktır. Konunun askeri önlemler ile çözülemeyeceği aşikardır. Bir an önce Mısır ve İsrail ile ikili ilişkiler gerçekçi bir düzleme taşınmalı ve karşılıklı çıkarlar gözetilerek kazan-kazan prensibine göre hareket edilmelidir. Bu yaklaşım yalnızca Türkiye'nin değil İsrail ve Mısır'ın da ulusal çıkarlarına uygun olacaktır. Zira her iki devlet de Türkiye ile yapacakları MEB anlaşmaları ile daha geniş deniz yetki alanlarına sahip olma fırsatına sahip olacaklardır.

Konunun bir de büyük güç rekabetine bakan boyutu mevcuttur. ABD-Rusya-Çin üçgenindeki söz konusu rekabetin Doğu Akdeniz'deki enerji kaynakları üzerinde de yansımaları bulunmaktadır. Bölge Çin'in Kuşak ve Yol (KvY) projesinde önemli bir yere sahiptir. Çin'in İsrail ve Yunanistan ile yakın ilişkileri bulunmaktadır. KvY kapsamında İsrail'in Hayfa ve Yunanistan'ın Pire limanları ön plana çıkmaktadır. Daha da önemlisi Çin'in Güney Çin Denizi'ndeki deniz yetki alanlarına ilişkin iddiaları Yunanistan'ın iddiaları ile paralellik göstermektedir. ABD ise Çin'in bu yaklaşımından memnuniyetsizliğini her fırsatta dile getirmektedir. Rusya'nın Suriye krizi sayesinde Doğu Akdeniz'deki varlığını her geçen gün artırmaktadır. Rusya ayrıca Libya konusunda Türkiye ile karşıt cephelerde yer almaktadır.

Görüldüğü gibi Doğu Akdeniz'deki karmaşık ilişkiler ağında Türkiye açısından resim halihazırda hiç de parlak değildir. Bu kapsamda, Türkiye'nin bir an önce bu karmaşık resim içinde realist ve geleneksel ittifak modelleri üzerinden yeni bir strateji belirlemesi gerekmektedir. Türkiye'ye rağmen bölgede hiçbir sorunun çözülemeyeceği açıktır. Öyleyse, Türkiye sorunların çözümünde öncü bir rol almalı ve milli çıkarlarını savunmak için diplomasiyi ve devletler arası iyi ikili ilişkileri ön plana çıkaran bir yaklaşımı esas almalıdır.